deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Temmuz 2026 Pazar

Şiirde Sansar Var! | Ramazan Parladar


"Hançeremde saksağan var

kalbimde sansar" | Seyhan Erözçelik

 

Diline yangın bir şairin yüzü neye benzer? Seyhan Erözçelik'in yüzü bozkır yazısıyla iyice ağırlaşmış bir taşa benziyordu. Zaten, sanırım en çok yüzüyle belirginleşirdi Erözçelik. En çok yüzüyle şairdi örneğin. Gövdesine doğru dikkatinizi yönelttiğinizde bile, o gövdenin, o yüzden aşağı doğru inişiyle biçimlendiğini fark ederdiniz. Binlerce yıl önce dikilmiş bozkır yazılı bir taşın da tepe noktası, bütün bir gövdeyi yönetir gibidir; yazılar, tepeden aşağıya doğru salına salına iner. Bunu iyi bildiğinden mi bunca benzemiştir Seyhan Ağabey o taşlara? Seyhan Erözçelik, yürürken de öyleydi. Adımları arasında fasılalar olurdu. Yavaş yavaş ve hangi taşa basacağını hesap edercesine yürürdü. Göz ucuyla ayaklarının basacağı yeri dikizler; hafiften sallana sallana adımlardı parkeleri.

Konuşurken de öyleydi. Onun, telefonda saatlerce konuşmasından dem vuran yakın dostları, hiç bu yönüyle düşünmüşler midir? Her şeyiyle taşa benzemiştir Seyhan Erözçelik, taşa dönüşmüştür; konuşması bilge bir bozkır taşının ağırlığındadır. Ağır ağır, ama taşa taşa konuşurdu.

Yazısı da öyleydi Erözçelik'in. Ağır ve güzel yazardı, güzel kalemlerle yazardı, yazının kaldığını bilerek yazardı; taşın kaldığını bildiği gibi. Son kitabı Pentimento'yu Simurg Kitabevi’nden alıp çantama yerleştirmiştim ki, ayyaşlık ve aylaklık arkadaşlarından biriyle, Tozan Alkan'la sallana sallana girivermişti Simurg'un kapısından içeri. Selam kelam faslından sonra çıkarıp imzalaması için uzattım son kitabını. Kalem için üstünü başını yoklarken, içcebimden çıkardığım kalemi de uzattım. Dudaklarını büktü, küçümser bir ifadeyle bir süre yüzüme baktı, üstünü aramaya devam etti ve içcebinden zar zor çıkardığı kurşun kalemiyle imzaladı kitabı:

"Ramazancığıma,

Seyhan Erözçelik

(Simurg)

9 Mart 2011

(Dünya Emekçi Kadınlar günü)"

5 Mayıs 2026 Salı

Sığ Mekânlar

Hayat içinde gülmenin tamamlayıcılığını, ancak kaybedince anlar insan.

Bazı deneylerde, epey bir süre insansızlığa ve karanlığa maruz kalanlarda nerede kaldığını unutma hali gözlemlenmiş. Aklın sağlamlığı, muhatap olunan yoksunluğa direkt temas edince, istemsiz bir şekilde ruhi ve kişisel değişimler, tedbirlere rağmen bizden götürdüğü hatıralar ve yaşam hafızası ile karşı karşıya kalıyoruz.

Temiz bir kova suyun sıcak bir odada bırakıldığında gittikçe buharlaşıp bulanıklaşması gibi; kirletilip içini azaltan bir kapatmaya yönelik ister istemez küçülüyorsun.


İnsanların gülüşünün azalması, içine sarıldığın bir yalnızlaştırma, ekonomik eşitsizliğin günbegün orta gelirli insanları hayatın içinde mağlup etmesi gibi bitmeyecek; belli ki artacak bir karanlık dönemle yaşamaya alıştırıldık.

Hemen hemen herkes içi boşaltılmış tanımlar içinde mutlu olmak için birbirine sarılsa da gecenin karanlığı ve sürekliliği ağır basınca içinde bulunduğun nefesi zorlayan tütsülenmiş yaşamın ağır kokusuna muhatap olarak yaşıyorsun.

Bu hissedilen ve arada ayakta kalma telaşında görmezden gelinen büyük gerçek, insanın sabrını azaltıp olmayan öfkesini "yaşar" hale getiriyor.

22 Ağustos 2019 Perşembe

Adım | Aysun Özgül


Derin bir nefes al. Başlıyoruz. Hazır mısın? Sana senden bahsedeceğim. Endişeli ve seni harekete geçiren, doğumunda duyduğun o sesi hatırla. Bir canlı doğmaya hazırlanıyor. Etrafta tatlı bir telaş, hararetli konuşmalar, bir kadının acısını iliklerine kadar hissettiren can çığlıkları. Saatler süren koca mücadele. Annenin acıya meydan okurcasına sıktığı elleri, ara ara gelip giden ve zamanla artan sancıları var. Etraftakiler durumun sağlıklı bir şekilde ilerlediğini söylüyorlar. Henüz içeridesin fakat dışarı çıkma çabana hayranım doğrusu. Büyük bir mücadele veriyorsun. Mücadelene senin kadar katılan, ancak sen kadar güçlü, belki de senden güçlü biri var dışarıda: Annen.
Az sonra büyük bir topluluğa katılacaksın. Bir yanda var olma, diğer yanda var etmenin güzel heyecanı sarıyor her yanı. Derin bir acının iniltisi duyuluyor son kez ve gelmeden önce anneni, hatta seni daha güçlü harekete geçiren o cümleyi duyuyorsun: “Sakin ol, derin bir nefes al!”Ardından senin sesin, “In-gaa!”, yani senin deyiminle “Dünyaya merhaba!”
Zorlu bir süreçti ama başardınız. Artık buradasın. Öğrenmek için desteğe ihtiyaç duyan, henüz konuşamayan sen, küçücük, iki ayaklı, ancak yürümenin ne olduğunu bilmeyen bir yaratık. Önce emeklemeyi, sonra yürümeyi, koşmayı, çok daha sonraları konuşmayı, hatta kendi kendine yemek yemeyi öğreneceksin. Çok derine dalma. İlk etabı başarıyla tamamladın minik canlı. Doğdun, yürüdün, büyüdün. Algılarının açıldığını hissediyorsun. Sana sunulan her imgeyi kavrıyorsun. Emmeyi bıraktın mesela, artık ellerini kullanıp çatalla meyve yiyebilme bölümündesin, tebrikler. Yaşamanın diğer etaplarına geçmek için çok çaba sarf ediyorsun. Dayan. Belirli bir süre sana sunulan uyarıcıları gayet güzel kapıyorsun. Hatta öğrenme isteğini tetiklediğini ve daha çok bilmek isteğini yansıtıyorsun çevrene, çok güzel. Gelişimin bir aksilik olmadan tamamlanmaya devam ediyor ve sen her geçen gün büyüyorsun.
Bir zaman sonra anne-babanın elinden tutup ailenden sonraki yuvana gitmeye başlıyorsun: Okula. İlk başta bu durum seni biraz ürkütse de yaşıtlarınla birlikte uyum sağlayabiliyorsun. Oyunlar ve etkinlikler, bulunduğun yeri daha çok sevmeni sağlıyor. Çizgi çizme, boyama, boncukla sayı sayma, alfabe derken okuma yazma durumunu da ilerletiyorsun. Yaşıtlarınla çeşitli aktivitelere katılıyorsun. Grup oyunları, geziler, piknikler, seni sosyalleştiren türlü programlarda bulundun hatta. Öğrenme işlemini öğretmenin yardımıyla sürdürüyorsun. Tebrikler, okul sürecin de tıkırında gitti. Başlangıcı ilkokulla yaptın, sonrasında ortaokul, ardından yorucu, hatta sende stres yaratan bir sınava girip lise öğrenciliğine adım attın. Hem keyifli, hem de aksiyonlu bir lise hayatı sende güzel izler bırakarak geride kaldı. Unutulmayan arkadaşlıklar ve tabii ki o hiç unutamayacağın sevdiğin. Güzel günler.
Hayallerin, hedeflerin, yapmak istediğin planların var. Bunun için çok çalışmalı, bol stresli, yorucu ama bir o kadar da içinde güzellikler barındıran bir basamak, yani üniversite sınavın. Temposu yüksek ve stresli günlerin ardından güzel bir puanla üniversiteye adımını attın işte, tebrikler. Artık koca biri oldun. Artık hem bir unvan sahibi, hem de sıkı bir çalışansın.
Peki kendinin ne kadar farkındasın? Neler yaptığının bilincinde misin? Bırakma, devam et okumaya, çünkü asıl gerçekler şimdi başlıyor. Sen ve toplumun diğer üyeleri dünyaya gelmeyi çok iyi başarıyor, fakat hem kendilerine, hem de dünyaya ciddi hasarlar veriyorlar, üzgünüm. Bulunduğun düzeye gelmek için oldukça gayretliydin; farkındayım. Kendini geliştirmen hoştu; aferin. Şu an senden gözlerini iyice açmanı ve bulunduğun yere odaklanmanı istiyorum. Parçası olduğun toplum her ne kadar kendini geliştirse de, çevresine değerini kaybettiriyor. Hatta sana bir sır vereyim mi; etrafındaki senler dünyayı yok ediyor. Ama onları kendilerine getirmek de yine senin elinde. Korkma. Atman gereken adımlar çok yormayacak seni, ama sınayacak. İlk olarak, herkesi dinlemeyi bırak, birilerinin görmesinden korkma, aynıyız; ilk adıma yerde duran o çöpü alıp çöp kovasına atarak başlayabilirsin, korkma! İçsesine odaklan. Seni ve üyesi olduğun grubu toparlamak, senin başlattığın adımlara bağlı. Senin, senlerin adımı bütün olunca düzelmeye başlayacağız.
Bu kadar konuştuk, kimiz biz? Dünyaya geldiği ilk andan beri öğrenen, uygulayan, her canlı gibi büyüyen biz. Bazıları güzellikleri öğrendiği gibi ne yazık ki çirkinlikleri, kötülükleri de öğreniyor. Atacağımız adımlar onları da ilgilendirecek. Bize ‘İnsan’ diyorlar. Dünya milyonlarca insanı binlerce yıldır üzerinde taşıyor. Farklıyız diğerlerinden, henüz yok olmadık, yaşam mücadelesine devam ediyor ve gitgide artıyoruz. Bir yandan parklar, bahçeler inşa ederken, öte yandan çorak alanlar, kesilen ağaçlar, yerlere atılan izmaritler... Doğaya ayak izlerimiz yerine cam kırıkları, yanmış ve yanlış kullanılmış verimli araziler, hatta gezegenimize ağır tahribatlar veren fabrika atıkları bırakıyoruz.
Görüyor musun bak; sana seni anlatayım derken, aslında bize bizi anlattım. Düzeltir miyiz dersin gidişatı? O canavar fabrikaları, nükleer santralleri yok edebilir miyiz? Bir de o unuttuğumuz güven ortamını, yardımlaşmayı, paylaşmayı ve göz göze geldiğimizde yüzümüzde oluşan o masum tebessümü hatırlatabilir miyiz birbirimize? Evet. İnan. Yapabiliriz. Ve gel bu adımın ilkini birlikte atalım.
Okumayı bitirdiğinde kocaman gül ve yaşam sorumluluğunun farkında olarak hareket et. Çünkü adımların, adımlarımız olacak ve çalışmalarımız aslında hepimizi etkileyecek.
Kapını açıp doğduğun dünyaya “buradayız ve farkındayız” demenin işte şimdi tam zamanı... Şimdi sakin ol ve derin bir nefes al...
Aysun Özgül

1 Haziran 2019 Cumartesi

Usta İşi metinler [Dasein arşivi]

Genç edebiyatçılar için Türk ve dünya edebiyatından 'usta işi' kısa öyküler ve metinler yayınlıyoruz. Aşağıdaki görsellere tıklayarak okumak istediğiniz metni okuyabilirsiniz.










9 Ocak 2019 Çarşamba

Yeryüzü Notları: Düşüş


Kendi kalbinin bir başkasının içinde attığına inanıyor musun?
Sen bir budalasın!

*
İnsan aslında başlarken, bir anlamda sonlandırmış da olmuyor mu her şeyi? Tükenişin, sonun mutlak olduğu bir deneyimler uzantısının hangi noktası gerçekten tutunmaya değer?

*
Bir insanın kendisi için yaptığı seçimin çoğu zaman bir başkasının ya da büyük bir topluluğun kader dediği şey olması ne büyük gariplik.

*
Çoğu zaman mutluluğumuzu, başkalarının mutsuzluğu üzerine kurguluyor olmamız mide bulandırıcı.
Bilincin bu kadar çok yara alıp paramparça ayrıştırıldığı bir yerde, onun bütünlüklü, çoğunluğun yararına bir şey ortaya çıkarabileceğine inanmak ne büyük şarlatanlık.

*
Lanet olsun iyiliğin egemenlerine
Yaşadım
Gördüm
ve
Tiksindim

26 Aralık 2018 Çarşamba

Leaving the ark


Ey ışık yüklü sabahlar!
Hafifçe bükülen zaman, durgun sular ve öleceği günü bekleyen çocuklar, sonlu bir rüyanın sisleri. Derinliği yok mutluluğun, buna inan. Karanlık artık çünkü bütün gökleri yeryüzünün. Kapalı pencereler ardında bırakılan renkler ve bir ayete bakan gözlerimiz. Duyusal taşkınlıklarla körleşen bellek. Değirmenler, buğday tarlaları ve sesimizdeki açlık. Aynı şey olmak içindi aydınlık ve karanlık yüzler. Belirsiz derinliği ile bir uçurum. Ölü balıklar gibiyiz, simsiyah gözlerimizle.
Hep bir şeyler bekler gibi bu yeryüzü, bu toprak. Atlas çiçekleri ve çöl. Bir sıtmalının bakışı gibi titreyen dünya. Kaybedilmiş gerçek, kapalı kapılar ve sürgünde iç çeken kalbi Tanrı’nın. Gelip giden sesler, akasya ağaçları ve çay kokusu.
Artık yalnız, eski, ışık yüklü yıldızlar gömülünce karanlığa, bir şeyi unutup geri dönen ve hep bir yere bakan çocukluğumuzun kaygan yüzeyleri ve ulaşılması zor balkonları aklın.
Kaybolan yüzler, sahte karşılaşmalar ve buharlaştırılan elementleri ruhun. Kaybedilen perspektif, kaybedilen boyut. Görünür kılınabilir mi gerçek? İnsansız düşler, ışıksız evler. Çizgi ve renkten yoksun, karartılmış ufuk, imgesel tasvirler ve Rocinante’nin sıska bedeni üzerinde titreyen Shakespeare.
Kendi aklının kopyasıdır her deli.
Kutsal bir çemberdir bu, yeni anlatılar alır eskilerin yerini.

A. Arslan

Büyükkentler ve meret makineler


Malatya’nın en yüksek dağlarından biri olan Ayrancı dağlarının zirvesindeki köyden; oyuncakların, şekerlerin, kitapların ve rengârenk kalemlerin satıldığı şehir hayatını merak eder, o hayatı yaşayan çocuklara imrenirdim.
Üretemediğimiz temel ihtiyaçlarımızı almak için sadece büyüklerimizin gidebildiği, anlatıldığına göre “sadece paranın egemen” olduğu şehre çok az gidebildim.
Yılda bir kez gidebildiğim, yolculuğa günler öncesinden hazırlanırken uykusuz geçen gecelerimi anlatamam.
Akşam günbatımında elinde iki fileyle köy dolmuşundan inen babamın yolunu gözler, onun getireceğinden emin olduğum iki şeye bayılırdım.
Benim hisseme düşen bir avuç yumuşacık lokum ve babamın satın alırken verdiği, paraya acımadığı kitaplar.
Buna rağmen derslerde başarısız olma ihtimaline karşı, okul kitapları hariç okuma yasağı, öğretmen de olan babamın tartışılacak kararı, işe yaradı mı? Hayır...
Beni kitap okumaya teşvik eden babamın bir taraftan da yasaklayan bu zihniyeti beni ikilemde bırakırken saçma kararlarını eleştirir, kendimce suçlardım.
Aslında haksız da sayılmazdı.
Önce sayfaları baştan sona resimlerle dolu, her sayfasında birkaç cümle olan kitaplarla başladı her şey...
Ardından Reşat Nuri Güntekin, Ömer Seyfettin, Fakir Baykurt ve Yaşar Kemal'in kitapları ile çocuksu, küçücük dünyamın sınırları dışına taşmış, bir yıldız gibi ışıkları sönüp yanan şehir hayatını bu kitaplardan öğrenmeyi sürdürmüş, Rus yazarların klasik eserlerini okumaya başladığımda sıradan bir köylü çocuğu olmaktan çıkmış, imrendiğim çocukların yaşamlarını tanımış, artık onlar gibi, yani "şehirliler" gibi düşünmeye başlamıştım.
Elime bir şekilde geçen Çehov’un küçük küçük hikâyelerinden oluşan Bozkır isimli kitabı hayatımdaki dönüm noktalarından biridir.
Kitabın içerisinde geçen, sıralı iki kelimeden oluşan bir tanımlama:
"Meret makine".
Yani üreten değil de habire tüketen bir insanı anlatan sihirli bir kelime...
Bu sözcük bana Türk yazarlarda rastlamadığım farklı bir bakış açısını görmemi sağlamıştı.
"Kuşlar ötüyordu, köpekler havlıyordu, tavuklar gıdaklıyordu" diye tasvir edilen bir romanın sayfalarını doldurmaya çalışan laf cambazı bir yazarın sahtekârlığını ve sıradanlığını Çehov’un Bozkır eserinde çok daha iyi keşfetmiştim.
Hikâyedeki kahramanın karısına hitaben söylediği şey tam anlamıyla muhteşemdi.
Güneşin ilk ışıklarıyla birlikte "yaşamak için çalışmak" zorunluluğuna uymakta zorlanan bir kişiyi anlatan en güzel tanımlamaydı bana göre.
Beni düşünmeye, hayal gücümü zorlayan bu tanımlama, sayfalar dolusu betimleme sanatından çok daha verimliydi.
İmrendiğim şehir hayatının en büyük parçasını oluşturan makinelerin güdümünde kaldığımızı ise bu yaşta, İstanbul’da henüz yeni öğrendim.
Ne de doğru söylemiş...
Birkaç kelime ile beni yıllarca düşünmeye zorlayan, örneklerini görerek bana Çehov'u hatırlatan "meret makine" derken bir şeyin daha farkına vardım.
Yazar, meğersem çağımızda bile başımıza geleceklerle ilgili öngörüde bulunmuş...
Hayatımızı kolaylaştıran makineler... Ve bu arada ömrümüzü tüketen "meret makine"li bir yaşam.

Levent Yetkin

18 Aralık 2018 Salı

Delinesir


Ey sessizlik!
Ey aydınlığı düşlerin ya da unutulmuş karanlığı zamanın.
Sunaklar, vaftiz çanakları, akıtılan kan.
Ortaçağ hastaneleri, manastırlar. Ve gerçekliğin bir parçası olarak delilik. İnsan bedenine paralel zamanlar, paralel dünyalar. Kafesli pencereler, doğal yaşamın trajedileri, tuhaf aksaklıklar ve ıslah edilmeyi bekleyen hayat.
Çağırarak işte her şeyi yeniden, çağırarak güzel ve iyi ne varsa, tek odalı bu yeryüzünde, anımsıyorum kaderi.
Salınan bir evrenin ışık ve gölgeleri arasında büyüyor elleri ve ayakları kadınların. Ve sanki hiç kımıldamadan sürüyor hayat.
Bir başka anın soluğu ya da canlı boşlukları ruhun. Ve hep iyi giyimli susan erkekler ve susan kadınlar.

Ey kutsal akıl!
Bir büyük buluşmanın olanaksızlığı, amaç yokluğu ve rastlantı. Yıkımın akıldışı yaratıcılığı ve hayalin, çölün, akan suyun normalleştiği bir hikâyenin kurgusu.
Hava öyle yumuşak, ışığın ve renklerin kolaylığıyla gelen devinimi kehanetin, yaşıyor olmanın o her şeyden sonra geride kalan hüznü. Tersine çevrilmiş hali o korkunç karanlığın. Göğün rengiyle yıkanan sabahları yeryüzünün.

Ey gelecek günlerin karanlık yazgısı!
Ey dudaklarımızda titreşen acı!
Unut iyi sözcüklerini başka seslerin, başka zamanların; uğultuları, ateş dalgalarını ve kıyılardan dağlara kandan zincirlerle çekilen atlarını tenin. Bakıp duruyor gözlerim, karanlık sabahına ölümün. Ak keten, rüzgârda eğilen yürek ve beyaz bir ülke. Orada olmak ve boyun eğmek çığlığına gerçeğin. Tümüyle yalnızken ve yankılanırken ses korkunç vadilerinde düşlerin, neşeli dualar ve işte Babil’in yıkık kuleleri.

14 Aralık 2018 Cuma

Mutsuzluğa giriş


(Bir)
İç içe geçip küçük su halkaları gibi genişleyip dağılan, büyüyen ve yok olan caddeler tanıdım. Sınırları çizilmiş mekânlar gördüm. Şiirler buldum.
Birbirine açılan sokaklar vardı, birbiriyle konuşan ağaçlar, birbirine yaslanan betonlar.
Birbirinin aynısı yüzlerce insan girdi hayatıma; bakışları bulanık, gülüşleri çiğ; şarkıları boğucu, geceleri sığ...
Dünyaydı burası; Küre-i Arz'dı.
Ve o kürenin üstünde sen vardın. Kendi kendine bir oyun kurmuş, tek başına oynuyordun.
"Bu oyunu birlikte oynayacağız küçük hanım," dedim, "Birlikte oynayıp birlikte kazanacağız."

(İki)
Sapsarı saçları vardı, gözleri ışık saçardı. Heyecanı başkaydı, gülüşleri bambaşka. Hayatı onun kadar seven ve çevresindeki herkese sevdiren başka birini daha görmemiştim.
Etrafımızda somurtan suratlar vardı; sıkıcı tipler, asabi kişiler; tatminsiz ruhlar, müzmin hayatlar... Her şeyden şikâyet eden, hiçbir şeyi beğenmeyen, mızmız, kıskanç, sevgisiz...
Ve onların çoğu sanatla iştigal ederdi, "Beden ruhun hapishanesidir," derlerdi, intihar eden yazarlara öykünülürdü.
Sonra o gelir, her şeyi güzelleştirirdi; herkesi ve her şeyi değiştirirdi; hepimizi güldürür, herkesi eğlendirirdi. "Keşke çevremizdeki herkes onun gibi olsa," derdim, "Onun gibi neşe saçsa, hayatımıza dokunsa!"
Sonra o, birdenbire kansere yakalandı; gülen gözlerinden, güzel endamından eser kalmadı. Senelerce tedavi gördü, saçları döküldü, iğne ipliğe döndü.
Son günlerinde ağlaya ağlaya, "Ölmek istemiyorum!" diye bağırdı. Sesi hastane koridorlarında yankılandı.
Anladık ki, beden ruhun hapishanesi değildi, onun temsiliydi.
Ve o, gencecik yaşında ölüp giderken, hepimize mutsuzluğu öğretti.

Ayhan Şahin



Gece sessiz ve uzun...


Büyük bir fırtınanın içerisindeyiz; rotamız, pusulamız yok. Devrildik devrileceğiz, kurtulmak için mücadele edenden ziyade akıl veren çok. Habire savruluyoruz ve gözlerimize kaçan tuzlu sular yüzünden göremiyoruz etrafımızı. Yelkenlimizin dümeni paramparça, direği yamuk, çapası savruk.
Kaptanımızın gözleri ufku arıyor göremeyeceğini bildiği halde, tayfaların hemen hepsi de aynı ahvalde.
Geminin yolcuları tedirgin, telaş içinde, canlarının derdinde. Birkaç kişi var sadece aralarında sakinliğini muhafaza edebilen, tutarsız sözcükler dökülüyor ağızlardan, ama henüz yok onları bir araya getirip mantıklı cümleler kurabilen.
Rüya bu ya, ansızın 'Hızır' çıkarak yetişiyor imdada, hem de tam bütün ümitlerin tükendiği, en son duaların okunduğu esnada...
Kâbuslar görürüz kimi zaman, kan ter içinde uyanırız, etkisinde kalırız uzunca bir süre ve nihayetinde bütün iyi niyetimizle hayra yorarız.
Konu komşu, dost, arkadaş, kimi bulursak, rahatlamak için dökeriz içimizi, yine de bilinçaltımızın derinliklerinde pusuda bekler başka kâbuslar, âdeta kaçırtmak için keçilerimizi...
Bizim köyde "kara koncolos" derler kâbuslara, geceleri biz uyurken, her nasılsa yatak odamızın kapalı penceresinden sessizce içeri süzülür, tam göğsümüzün orta yerine otururmuş. Bizler derin uykudayken bilincimize hâkim olur, kötü rüyalar kurdururmuş.
Çocukluk işte; saftık, her şeye inanır, her söyleneni gerçek sanırdık. Rüyalar kâbusa dönüştüğünde, yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğunu büyürken, yaşayarak öğrendik. Ama hep el ele, omuz omuza verip her zorluğun üstesinden geldik.
Korkularımızın bilinçaltımızda birikip gün yüzüne çıkmayı beklediği saatler, en güzel rüyaları, hatta bir sevgiliyi görmeyi arzu ederek uyuduğumuz vakitler...
Korku filmlerinde bile yaratıklar hep geceyi beklerler.
Gece karanlık, gece sessiz ve uzun. Bütün gün hareket halindeki insan uzanır döşeğine upuzun.
Herkes uyurken uyumayanlar ya vatan nöbetindedir, ya gece vardiyasında, ya da çok hasta... Ya da yârinden ayrılmış, üzgün ve yasta...
Bir de atasözümüz var bu durumu açıklayan: "Su uyur, düşman uyumaz asla!"
Ne badireler atlattık, ne felaketler gördü bu millet. 17 Ağustos depremi bile gece olmuştu, ne tesadüf, hayret.
Geceye hâkim olmak isteyen, gece gibi karanlık kalpli insanlar gördük zaman içinde. Gecenin bir vaktinde göğün karanlığını yırtarak, alçalan uçaklar uçtu üzerimizden esrarengiz biçimde.
Sonra gecelerine sahip olmak için toplandı insanlar meydanlarda günlerce. Uyumadan dimdik ayakta kalanlar oldu sabahlara kadar, onlarca, yüzlerce, binlerce...
Hepsi de bir kâbusun içindeydi. Hepsi o günlerdeki çaresizliğinin içine haykırıp kendi yüreğine dokundu.
Geceler ne kadar karanlık ve korku dolu geçse de bitmeye mahkûmdur, güneş doğar ve tertemiz bir sayfa açılır hayat defterinden. Kâbus gördü diye ölen duyulmamıştır kederinden.
Halide Edip’in söylemiş olduğu gibi: "Gece en karanlık ve ebedi göründüğü zaman, gün ışığı en yakındır. Her gecenin bir sabahı vardır."
Ve de her kâbusun bir sonu elbet...
Mehmet Ferah

10 Aralık 2018 Pazartesi

Nilgün


Sessizce yıkılıyor işte kilitli odaların sırrı; yumuşak kadın elleri, neşesini yitirmiş hiçliğin kaderi. Kendi evreninin çarkını döndürüyor NİLGÜN; manyetik çekim, kimyasal çözülme ve yokluk.
Bir başka zamanın zamansızlığı, hayatın orta yerinde bulduğundur ölüm; bir var yok oyunu.
Karanlık sözler ve iradenin keskin neşteri. Sönen ruhun bedeni; hiçbir şeyin kıpırdamadığı mekân, karanlığa boğulmuş evi iyiliğin.
İfadesi imkânsız, yalnız ölüme yazgılı, bölünmüş insan. Simsiyah bir ufuk, sesi harekete geçiren dalgaları sonsuzluk bilincinin.
Delip geçiyor yaralı göğsünü ışık, kalbimin ortasında bilmediğim kahkahan.
Bildiğim kaderin değişmez anlamı, sessiz bir öykünün sisleri. Kıyıda kurur gider kadınlar, şiirin kırılmaz aynasına bakıp.
Karanlık dağlara sürersin simsiyah atları; düşüp parçalanacağın uçurumlara.
Hep mi böyle yabancıdır dünya, ölümsüz tabiat. Büyülü bir tutsaklığın sonu, çağırdığın gizil gücüdür tutkunun; ölçüsüzlüğün anlamı, yaşam huzursuzluğu, o son düşüş.
Zamanın öncesinde ve sonrasında bir cehennem yolculuğu. Kendi gecesine düşen bir kadın; kanayarak mekânında ışıksız solukların, kendi acı çığlığına yuvarlanır; yaşamın ilk yalnızlığına.
Kendi derinliklerinden akar zamanın derinliklerine; eteklerinde ölesiye bir tutku, dengeli artan bir yoğunluk.
Sihirli semboller, belirsiz kimya ve acının gölgesi. Kırılmaz aklın cesareti, isimsiz balmumu heykeller. Gerçeğin ateşli gerilimi içinde donup kalan yüzler.
Her şey unutulur, her şey yiter. Çelik bir bıçakla yarılır efsaneler, kanlı tutkuların donmuş çölleri ve bütün bir elementin dağılmış parçaları.
Düşüncenin geriliminde hep yurtsuz, tanrısal bir alev. Hiçbir şey kıpırdamaz, üzerine eğilen fırtınada.
Ölümün savrulan sesi, içinde varlığın göğünden düşen bir ırmak. O çorak gölgeler, parçalanmış kafes. Son akıntısı evrenin, kaosun kör devi. Kendi kurgusunu eşeleyen masal.
YOK, HİKÂYESİ YARADILIŞIN.
DAİMA ETİN İÇİNDE KALIR EZGİSİ HİÇLİĞİN.
"Olduğum gibi ölmeliyim, olduğum gibi..."

Alparslan Bozkurt


Sana engel olan yine sensin


Hep kendini suçladın! Kendine kızdın ve belki de kendini affedemedin. Çünkü içten içe biliyordun ki, yaşadığın her şeyin altında yatan sebeplerden bir tanesi de,  kabul etmediğin, kabul etmek istemediğin, meydana çıkartmaya korktuğun o gizli düşüncendi.
Ondan kaçtın yıllarca, onu bir odaya hapsedip anahtarı eline alarak kaçtın.
Onu bırakırsan senin peşine düşmesinden korktun. Çünkü odada o kadar iyi beslemiştin ki onu, senden daha güçlü bir varlığa dönüştürdün. Uzun kollarından korktun, senin tutmak istediklerini senden önce tutar diye! Uzun bacaklarından korktun, senin adım atmak istediğin yerlere senden önce varır diye! Dilinden korktun, bütün kelimelerini ezberlediğinden senden önce konuşur diye! Kalbinden korktun, sevgini vermek istediğin yerde, katılığıyla duvar örer diye.
Sen hep ondan kaçtın, sen hep gittiğin yere onu da taşıdın. Kendinden yorulduğunu dile getirdin ama onun seni yorduğu gerçeğinden de kaçtın! Hep kaçacak mısın?
Karanlıkta bıraktığın o gizli düşüncenin, aydınlığının önüne geçecek kadar büyümesine izin mi vereceksin? Karanlığında gizlenerek mi yaşayacaksın?
Şimdi ne yap biliyor musun? Onu odasından çıkarıp ona sarıl. Sevgiyle dinle onu. Acı çekmiştir belki de! Sevilmediğini düşünüp sevgisizlik çemberi içinde güvende olacağını düşünmüştür.
Sen ondan kaçtıkça daha çok büyüyecek sevilmediğine olan inancı. Daha çok hırçınlaşıp daha da saldırgan olacak diğer sevdiğin bütün duygularına karşı. Ona bu acıyı çektirme! O gizlemeye çalıştığın gizli düşüncenle ilgilen.
Ona sevgiyle kendini anlat. Onu gülümset, diğer güzel duygularınla dost et onu.
Hadi! Kaçma sana ait olan hiçbir şeyden. Affet kendini şimdi. Sevgiyle, şefkatle bir gülümsemeyle dönüştür onu.
Yaşadıklarının sebebi olmaktan kurtar onu!
Jasmin

9 Aralık 2018 Pazar

Yinelenen bir güne uyanırken...


Sabah olurken, yeni bir günle başlar hikâyemiz. Ya masmavi gökyüzünde parlayan güneş ya da efil efil esen rüzgârla birlikte yağan yağmur damlaları müjdeler mutlu bir günü; neşeleniriz.
Sabah olurken filizlenir gecenin karanlığına gömdüğümüz ümitler. Aşılması zor bir dağın ardında bizi bir çırpıda bekler kurduğumuz hayaller. Dünyanın yolu bir arpa boyu görünür yine ve her gülümsemeyle biraz daha kısalır mesafeler.
Sabah olurken, biz yenileniriz, inceden ufka bakar gözlerimiz ve bir yanımız derya deniz.
Ve sonra; yavaş yavaş beliriverir gerçekler...
O kısacık süre, arzu edilen hayatın özetidir işte.
Hafızanın tazelenmeye başlamasından önceki andır hep yaşanmak istenen; bilinçaltının henüz çalışmaya başlamadığı o uyku mahmurluğunda, hiçbir şey düşünülmeyen, sabahın olduğunu henüz öğrendiğimiz, yorganı üstümüzden kaldırmaya karar verdiğimiz vakte kadar geçen o kısa zaman.
Ve sabah olur sonra, yenilenen ve yinelenen bir güne başlarken; aslında hiçbir şeyin bir öncekinden farklı olmadığını anlarız.

2 Aralık 2018 Pazar

Issız bir sokakta uyku



Gökyüzü anlamını yitirmişken görüşüyoruz; ay parçalanırken ve melekler kendini cennetten dünyaya düşüşe bıraktığında. Bana yakınken uzak olmanı seyrediyorum. Kalbimde hissettiğim benliğinin bende olmayışını seziyorum. Zihnimiz ve bütünlüğümüz yorgun, parçalanıyoruz. Belki sistem dediğimiz zırvalıktır bizi bu acınası duruma sürükleyen. Ya da sadece kendimiziz.

Her niyeyse biz, biz olamıyor ve dünya yanındaki her şeyle beraber kötüleşiyordu. Ne farklı dünya, ne farklı galaksi, ne de başka bir hayat engelleyebildi bu kötüleşmeyi. Şeytan her yerde şeytandı ve hep kötüler kazanırdı. Şeytanı canilikten alıkoyan yoktu. Yaptığı oyunlarsa tamamiyle rasgeleydi. Herkes ölecekti acı çekerek. Biz de ölecektik... Yani ben ve bana uzak olan sen.

Şeytan oyunları ile ikimizin de kanına girdi, âdeta ruhumuzun bir parçası haline geldi ve ben onun oyunları yüzünden acı çeken kişiyken, sen zevk ve tutkudan sarhoş olmuş bir haldeydin. Gülüşünü izledim ve her güldüğünde nefes aldığımı hissettim. Sonra gülüşünün arkasındaki iğrençlikler doldu gözüme. Kalbim tekledi durdu, sonra yeniden tüm acılara rağmen atmaya devam etti. Sen zamanla zevklerin için borca ve kötülüğe battın, ben ise asla sakin kalamıyor, gün geçtikçe saçmalıyor, deliriyor ve dışlanıyordum.

Şeytan bizi bir şekilde ayırsa da, aynı şekilde öldürdü bizi. Sokağa atılmış beş kuruşsuz bir ayyaş ve aşkından başka bir şey düşünemeyen, sokaklarda bir aylak misali yürüyüp kaybolan bir deli.

Sen de ben de ıssız bir sokakta bir daha uyanamayacak şekilde uyuduk.


Nagihan Yalçın

1 Aralık 2018 Cumartesi

Ve Tanrı ÖL dedi insana


Dünyaya inancını yitirmiş biri için, Tanrı elinden çıkan ne varsa, her şeyden ve herkesten öte, yeryüzündeki en anlamsız şey, kendi varlığı olmamış mıdır her zaman?

Neredeyse tüm ömrünü, hiç susmayan bir kulak çınlamasıyla geçirmişti. Kendi varoluşu ve tüm doğanın gizi bu kulak çınlamasında duyuruyordu kendisini duymak isteyen herkese. Sesler birbirine karışıyor, renklerin içinde dağılıp titreşen dalgalar, tüm kuş ötüşlerini ve kanat seslerini, kabarıp boşanan, yağmur halinde ilerleyen bir çığlık gibi yeryüzüne yayıyordu. Rüzgârın sesiyle irkilen sular, uğuldayan ağaçlar ve iç içe geçen düşünceler; sokaklar, evler, eğilen bedenler gökyüzünün altında. Yabancı bir yurtta olmak gibi boğucu, o yalnızlık denen demir pençeli kuşun sırtında yolculuk etmek bir şehirden diğerine; ölmek için uyanan bir adam için ne kadar da zorlaşmıştı artık her şey.

Ölüm, herkesin içinde nefes almaya çalıştığı, aniden bastıran bir kar fırtınasıydı. Dümdüz ovaları derin uçurumlarla yaran, dağlardan vadilere inen sular; karlı, puslu hava içinde kaybolmuş evler, tüten bacalar ve üşüyen insanlar; Tanrı’nın tüm yaşayanlar üzerinde gezinen soğuk ve kederli eli.

Bir boşluğun içinde


Artık yoruluyorum; artık yoruluyorum adımlarımın boşluğa takılmasından. Sanki bir uçurum oluyor o boşluk. Sanki düştükçe düşüyorum, sanki yer uzaklaştıkça uzaklaşıyor benden. Varamamaktan yoruluyorum.

Düştüğüm yerden düşeceğim yere bağlıyorum umutlarımı. Umutlarımın düşüşümü ağırlaştırmasından yoruluyorum. Bir boşluğun içinde ne yana demir atacağımı bilememekten yoruluyorum.

Artık ne yer, ne de gök var. Kendi içimdeki boşlukta kendimi aramaktan yoruluyorum. Kendi içine dönüşünün yoludur insanın dış dünyasında tökezlemesi. Oradan başlarsın yorulmaya, dinlenmek için kendi evini arar gibi ararsın kendini.

Yoruluyorum artık! Benim Evim nerede?


Jasmin

29 Kasım 2018 Perşembe

Öyle bir geçer zaman ki...


"Cevap veriyorum zamanla her şey geçer diyen akıllılara; geçen tek şey zamandır, anlayan anlatsın anlamayanlara." (Cemal Süreya)


Bu geçen bizim zamanımız; başlangıcını en masum halimizle yaşadığımız, bazı senelerinde tozpembe hayaller kurup büyük bir kısmını beyhude amaçlar için harcadığımız. Nedense en aciz halinde geliyor insanoğlunun aklı başına. Tam olgunlaşıp çözdüğünü düşünürken hayatın sırlarını, göz açıp kapayana dek geliveriyor ömrünün sonbaharına. Her biri altın değerinde iken saatlerin, günleri bir pula değişmişiz. Zaman gelip geçerken, biz hep birbirimizle didişmişiz.

Geriye dönüp de pişmanlıkları yok etme imkânımız olsaydı, hangisinden başlardık ilkin? Şimdilerde bol nasihat yüklü kelamlar ederken, bir zamanlar nasihat dinlemekten nefret eden o gençler değil miydik biz? Zamanı geriye döndürebilecek bir kudret olsa, kendi hesabıma, sımsıkı sarılmak isterdim yitirmiş olduğum insanların boynuna. Af dilemek istediğim o kadar çok kişi, bağışlanmasını dilediğim o kadar çok günahım var ki. Kadrini kıymetini yaşarken bilemediğim, kalbimin bir köşesinde sakladığım, sevgi dolu gözleriyle rüyalarımda buluştuğum, sıcaklığını özlediğim insanlarım var benim.

Biliyorum ki herkes aynı şeyleri düşünüp farklı yüzleri görüyordur şu anda. Dedemi görüyorum ben mesela: Sakalını sıvazlarken, okuduğu gazeteden başını kaldırıp gözlüğünün üstünden bakıyor; şimdilerde benim yaptığım gibi. Şükrü Abim hâlâ genç, hâlâ yakışıklı; otuz üç yaşındaydı henüz ve o yaşta kaldı hep. Ben yaş aldım, o almadı; ölüler yaşlanmaz ki… Bir sarılışı vardı; nefesim kesilene kadar sıkardı. Dayımı kaybettiğimiz yaşa yaklaştı yaşım. Şu an akran sayılırız onunla da. Gülüşünü özledim en çok; gülünce gözlerinde çiçekler açardı. Kemal Abim severdi de, pek belli etmezdi sevgisini. Ama ben hissederdim kimin nasıl sevdiğini.

Benim insanlarım çok, benim insanlarımı saymaya kelimelerim değil, gönlüm yetmiyor. Her biri damla damla gözyaşı, hepsi ömrümün birer mihenk taşı. Halüsinasyonlar görüyorum zaman zaman: Etrafımda bana bakan gözler, unutulmak istemeyen yüzler var. Her birinden kalan bir parça iz var karakterimde. Kurduğum cümlelerde, konuştuğum aksanda, düşünce biçimimde, dünya görüşümde, daha birçok yerde taşıyorum her birini.

Ne güzel söylemiş Josef Breuer, "Yaşlanmanın asıl acı veren tarafı, sevdiklerinizi ve dostlarınızı kaybetmekten çok, sizi inceleyen gözlerin olmamasıdır," diye. Henüz vaktimiz varken, henüz hâlâ sevecek insanlarımız etrafımızdayken bir an önce sımsıkı sarılmalıyız onlara, bir gün yine "keşke" dememek için.


Mehmet Ferah