gece etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gece etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mayıs 2026 Pazartesi

Kapalı Kapıların Önünde

Dilek'in Gece Defteri / I


Gece notu:

Kabullenmek bazen vazgeçmek değil, kendini dinlemektir.


Biliyor musun; insan bazı duyguları kimseye söyleyemez. Söylese eksik kalır, söylemese içi ağırlaşır.

Ben de seninle ilgili duygularımı, ne tam içimden atabildim, ne de birine anlatabildim.

Bu yüzden bu satırlar sana değil aslında, kendime yazılmış sessiz bir kabul gibi.

Sana giden yolların kapalı olduğunu ben değil, kaderin kendisi çoktan ilan etmişti.

Ama yine de insan, kapalı bir kapının önünde uzun uzun bekleyebiliyor; belki bir mucize olur da kilit kendiliğinden açılır diye.


Sen hiçbir zaman benim olmadın; bunu en başından beri biliyordum. Ama insanın bilmesi ile kalbinin anlaması aynı şey değilmiş.

Kalbim hep biraz gecikiyor hayata; seninle ilgili olan her şeyde bu gecikme daha da belirginleşiyor.

Ben seni sevmekten hiç utanmadım, ama senin bilmeden verdiğin acıları da hiç kimseye yüklemedim.

Gururlu bir insanım evet; fakat gurur dediğin şey, gece olduğunda dağılan bir sis perdesi gibiymiş meğer.

Gündüz güçlü durdum, ama geceleri kendi içimde dağıldım çoğu zaman.

Bu da itirafım olsun.

20 Ağustos 2019 Salı

Karmaşa | Şevval Okçu

bir balçıkla sıvanıyor güneş
bu hangi dilde seni anlatmamın en yakın hali
bu güneş hangi sabahı doğururken geceleri günaha gebe
bu tezatlar karmaşasında hangi cümle sana eş
şimdi tanrı'ya kaç meridyen mesafesinden yaklaşıyorum
gelirken gitmek nasıl
kadınlar hangi eril ele canını teslim eder
ekmek hangi dinde kutsal
şaraba haram diyen kim
şehvet en tehlikeli haline soyunur sondördünde
bu hangi çelişki, hangi sorunun cevabı bu

Şevval Okçu



14 Aralık 2018 Cuma

Gece sessiz ve uzun...


Büyük bir fırtınanın içerisindeyiz; rotamız, pusulamız yok. Devrildik devrileceğiz, kurtulmak için mücadele edenden ziyade akıl veren çok. Habire savruluyoruz ve gözlerimize kaçan tuzlu sular yüzünden göremiyoruz etrafımızı. Yelkenlimizin dümeni paramparça, direği yamuk, çapası savruk.
Kaptanımızın gözleri ufku arıyor göremeyeceğini bildiği halde, tayfaların hemen hepsi de aynı ahvalde.
Geminin yolcuları tedirgin, telaş içinde, canlarının derdinde. Birkaç kişi var sadece aralarında sakinliğini muhafaza edebilen, tutarsız sözcükler dökülüyor ağızlardan, ama henüz yok onları bir araya getirip mantıklı cümleler kurabilen.
Rüya bu ya, ansızın 'Hızır' çıkarak yetişiyor imdada, hem de tam bütün ümitlerin tükendiği, en son duaların okunduğu esnada...
Kâbuslar görürüz kimi zaman, kan ter içinde uyanırız, etkisinde kalırız uzunca bir süre ve nihayetinde bütün iyi niyetimizle hayra yorarız.
Konu komşu, dost, arkadaş, kimi bulursak, rahatlamak için dökeriz içimizi, yine de bilinçaltımızın derinliklerinde pusuda bekler başka kâbuslar, âdeta kaçırtmak için keçilerimizi...
Bizim köyde "kara koncolos" derler kâbuslara, geceleri biz uyurken, her nasılsa yatak odamızın kapalı penceresinden sessizce içeri süzülür, tam göğsümüzün orta yerine otururmuş. Bizler derin uykudayken bilincimize hâkim olur, kötü rüyalar kurdururmuş.
Çocukluk işte; saftık, her şeye inanır, her söyleneni gerçek sanırdık. Rüyalar kâbusa dönüştüğünde, yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğunu büyürken, yaşayarak öğrendik. Ama hep el ele, omuz omuza verip her zorluğun üstesinden geldik.
Korkularımızın bilinçaltımızda birikip gün yüzüne çıkmayı beklediği saatler, en güzel rüyaları, hatta bir sevgiliyi görmeyi arzu ederek uyuduğumuz vakitler...
Korku filmlerinde bile yaratıklar hep geceyi beklerler.
Gece karanlık, gece sessiz ve uzun. Bütün gün hareket halindeki insan uzanır döşeğine upuzun.
Herkes uyurken uyumayanlar ya vatan nöbetindedir, ya gece vardiyasında, ya da çok hasta... Ya da yârinden ayrılmış, üzgün ve yasta...
Bir de atasözümüz var bu durumu açıklayan: "Su uyur, düşman uyumaz asla!"
Ne badireler atlattık, ne felaketler gördü bu millet. 17 Ağustos depremi bile gece olmuştu, ne tesadüf, hayret.
Geceye hâkim olmak isteyen, gece gibi karanlık kalpli insanlar gördük zaman içinde. Gecenin bir vaktinde göğün karanlığını yırtarak, alçalan uçaklar uçtu üzerimizden esrarengiz biçimde.
Sonra gecelerine sahip olmak için toplandı insanlar meydanlarda günlerce. Uyumadan dimdik ayakta kalanlar oldu sabahlara kadar, onlarca, yüzlerce, binlerce...
Hepsi de bir kâbusun içindeydi. Hepsi o günlerdeki çaresizliğinin içine haykırıp kendi yüreğine dokundu.
Geceler ne kadar karanlık ve korku dolu geçse de bitmeye mahkûmdur, güneş doğar ve tertemiz bir sayfa açılır hayat defterinden. Kâbus gördü diye ölen duyulmamıştır kederinden.
Halide Edip’in söylemiş olduğu gibi: "Gece en karanlık ve ebedi göründüğü zaman, gün ışığı en yakındır. Her gecenin bir sabahı vardır."
Ve de her kâbusun bir sonu elbet...
Mehmet Ferah

6 Aralık 2018 Perşembe

Öyle munis, esasen edepsiz


Ucuz kelimelerin pahalıya anlam yüklediği saatler bunlar...
Gece Uzun.
Kalemimin ağzı dolu,
Ve bozuk küfürler...
Revize edinilmekten usanmış.
Sansasyonel girişler bekleyen...

Birazdan başlayacak bir iç savaş ve akabinde patlayacak gümbür gümbür vaveylalar...
Bir ben;
Yine bir ben...
Öyle meyus; öyle canhıraş...
Öyle munis..
Bir başıma...
Edepli, kibar, sakin, huzurun taa içinde boktan bir çember...
Sıçıp sıvazladığım ahmak düşümle...

Kalemimin de bir profili olmalıydı elbet.
Misyon sahibi ama küstah kalemim...

14 Kasım 2018 Çarşamba

Kimliksiz kaldırım taşı



Öyle karanlık bir gece ki, hayaletlerin bile muma ihtiyacı var. Beyin senkronizesi altında, ezikliğimin gölgesine eşlik ediyorum. Ritmik adımlarla sessizliğimi indirgeyen sakin yürüyüşler yapıyorum. Dahilistik yapısallar ilgimi çekiyor. Onlara dokunmak, insana dokunuyor olmalı.

Yerçekimiyle uyum sağlayan harika bir elektrik akımına patika yoldan uğramaya karar verdim bu gece. Titreyen dizlerimin sesi ve ben, yankısı yüksek mağaralara hayalperest unvanı alkışladıkça ilerliyoruz. Üzerine bastığım ince çalı çırpı, titreyen dizlerimin güçsüzlüğünü tekmeliyor ve soğuk beton ile şahane bir temas kuruyoruz. Yüzüme düşen saçlarımı ittirmek istercesine kafamı yukarı kaldırıyorum ve ürkütücülüğün tam ortasına kamp kurduğumu fark ediyorum. Dizlerimi temizlemek için uyuşmuş ellerimi hareket haline sokuyorum ve tozları silkeliyorum en sevdiğim elbisemden. Soğuğun son evresine ulaşmış ıslak doku, kaygan zeminde Pollyanna dansı yapmama sebep oluyor. Sendeleyerek ilerlediğim yolun sonunda hoş şeyler yok belki. Ama bu geri döneceğim anlamına gelmez.


Bileğimden süzülen sıcak sıvının kokusu, dudaklarımı titreten gülümsemeyi selamlıyor. Ayna yok belki, olsaydı bile tarif edebileceğimden daha iyisini sunmazdı hiçbir görüntü. Ayakkabısını kedinin çalmış olduğu minik bir kız çocuğu edasıyla, kapalı bilincimin rotasına ayak uyduruyorum. Asık yüzümü duymuş olmalı karanlıktan gelen yarasalar. Geri dönecek miyim? Hayır.


Arkamda bıraktıklarımla tekrar karşılaşmak istemediğim şu dakikalar, yarasaların oyununa eşlik edecek cesareti simgeliyorum hayal dünyamda. Her gün Stockholm limanından kalkan beyaz tekneyi düşünüyorum, dalgalara meydan okuyan adama bir kez olsun engel olmayışını canlandırıyorum kafamda. Denizin maviliğini paylaşmanın güzelliğine gözyaşımı siliyorum. Ateşten eli yanan çocuğu düşünüyorum, ateşle harikalar yaratmaktan vazgeçmeyen yanık iziyle dolmuş ellerini sergilemekten çekingenlik duymayışını alkışlıyorum.


Dünyanın güzelliğinden saklanmış bu mağaranın içinde ne aradığımı bulmaya çalışıyorum. Kaybolmuş ışığa arkadaş olmayı teklif ediyorum ama bana cevap vermiyor. Saatlerdir görmüyoruz birbirimizi. Kaçmaktan pes etmek için erken bir zaman olmalı diye düşünüyorum. Öyle olmasını istediğim için. Dilediğim gibi dokunduğum soğuk duvarların, buz olmuş tenimi ısıtmasını umut ediyorum. Serbest. Gözle görünmeyen ama sesiyle sağır olmamı dile getiren zincirlerin, ayak bileklerimi mosmor yaptığını göremeyeceğim kadar karanlık olan bir gecede nefes almaya çalışıyorum. Ses tellerime bağlanmış düğümleri ıslatacak bir damla su olduğunu hayal ediyorum, böylesi daha kolay.


İfadesizliğime öpücük kondurmak istersen, önce kan çanağına dönmüş gözlerime üfle. Belki de uykusuzluğuma ayak basıyorum, kör zeminlere güvenmekten başka çarem olmadığı düşüncesiyle. Ne de olsa burada da yalnızım, tıpkı dışarıda olduğum gibi. Bol güneşli cümleler sarf etmeyi ben de isterdim, ama heyecanlandırmıyor beni fırtınasız-yağmursuz hiçbir ertesi sabah. Geriye dönüp baktığım karanlık, neden önümdeki karanlıktan daha aydınlık?


Sorgulamaktan yorulmayacağımı biliyorum. Bu da benlik duygusunun ana düşüncesi değil miydi? İster sevgi ister nefret, özgürce önüne bakabildiğin kadar sayılırsın dışarıdaki hayatta. Yavaş yavaş anlıyor olmalısın ne için bu karanlığa katlandığımı. Aydınlığın sunmadığı huzurumsu afrodizyak esintiyi hissettiğim tek yere sahip olmayı terk edip gitmem, akla gelir iş değil.


Kafamdaki binlerce soruya bıçak dayıyorum korkusuzca, keserse çok canım yanar mı? Stabil yaşamlar da bir gün globalleşir mi? Mağaralar neden huzur verici? Babam böyle pasta yapmayı nereden öğrendi?



blossom