26 Temmuz 2026 Pazar

Şiirde Sansar Var! | Ramazan Parladar


"Hançeremde saksağan var

kalbimde sansar" | Seyhan Erözçelik

 

Diline yangın bir şairin yüzü neye benzer? Seyhan Erözçelik'in yüzü bozkır yazısıyla iyice ağırlaşmış bir taşa benziyordu. Zaten, sanırım en çok yüzüyle belirginleşirdi Erözçelik. En çok yüzüyle şairdi örneğin. Gövdesine doğru dikkatinizi yönelttiğinizde bile, o gövdenin, o yüzden aşağı doğru inişiyle biçimlendiğini fark ederdiniz. Binlerce yıl önce dikilmiş bozkır yazılı bir taşın da tepe noktası, bütün bir gövdeyi yönetir gibidir; yazılar, tepeden aşağıya doğru salına salına iner. Bunu iyi bildiğinden mi bunca benzemiştir Seyhan Ağabey o taşlara? Seyhan Erözçelik, yürürken de öyleydi. Adımları arasında fasılalar olurdu. Yavaş yavaş ve hangi taşa basacağını hesap edercesine yürürdü. Göz ucuyla ayaklarının basacağı yeri dikizler; hafiften sallana sallana adımlardı parkeleri.

Konuşurken de öyleydi. Onun, telefonda saatlerce konuşmasından dem vuran yakın dostları, hiç bu yönüyle düşünmüşler midir? Her şeyiyle taşa benzemiştir Seyhan Erözçelik, taşa dönüşmüştür; konuşması bilge bir bozkır taşının ağırlığındadır. Ağır ağır, ama taşa taşa konuşurdu.

Yazısı da öyleydi Erözçelik'in. Ağır ve güzel yazardı, güzel kalemlerle yazardı, yazının kaldığını bilerek yazardı; taşın kaldığını bildiği gibi. Son kitabı Pentimento'yu Simurg Kitabevi’nden alıp çantama yerleştirmiştim ki, ayyaşlık ve aylaklık arkadaşlarından biriyle, Tozan Alkan'la sallana sallana girivermişti Simurg'un kapısından içeri. Selam kelam faslından sonra çıkarıp imzalaması için uzattım son kitabını. Kalem için üstünü başını yoklarken, içcebimden çıkardığım kalemi de uzattım. Dudaklarını büktü, küçümser bir ifadeyle bir süre yüzüme baktı, üstünü aramaya devam etti ve içcebinden zar zor çıkardığı kurşun kalemiyle imzaladı kitabı:

"Ramazancığıma,

Seyhan Erözçelik

(Simurg)

9 Mart 2011

(Dünya Emekçi Kadınlar günü)"

'Karnavalesk' Bir Sistem Eleştirisi: Yarabıçak | Nuray Tekin

"Sizce boşluk Tanrı'dan önce midir? Yani Tanrı boşluktan mı zuhur etmiştir? Ya da önce Tanrı, sonra boşluk mu oluştu? Tanrı’nın faaliyetlerini 'kimse' ve 'şey'in oluşturduğunu biliyor, tanık oluyoruz. Öyleyse, Tanrı 'kimse' ve 'şey'in olmadığı boşluğu yaratma gereğini neden duydu? Kutsal kaynaklarda 'boşluk'tan neden hiç söz edilmemiş? 'Kimse' ve 'şey' için başlangıç noktası olan boşluk neden dikkate alınmayarak 'ol!' emriyle geçiştirilmiş." (s. 517)

Ömer Faruk'un Yeni İnsan Yayınları tarafından genişletilmiş 2. baskısı yayımlanan Yarabıçak adlı denemesi şu an içinde bulunduğumuz "sistem"in kök(en)lerine, başlangıç noktalarına, başka bir deyişle ilklere doğru, tüm bağları-bağlantıları çözerek ilerleyen bir düşünce yolculuğu. Devingen içyapısını en iyi tanımlayacak, ona en uygun sözcük "yolculuk". Metnin bu yapısı kendi biçimini yaratmış, başka bir deyişle metin kendi yolunu çizmiş. Parçalı gibi görünen biçimsel yapısı bundan. Yazıda (özellikle de edebiyatta) biçim, içi boş bir kalıp değildir. Biçimi (anlatım biçimini de) yaratan, yapıtın "meselesi"dir, o da yazma süreci içinde ortaya çıkar; deyim yerindeyse, bir anlamda yazardan da bağımsız olarak, "mesele" kendi formunu doğurur. Bu nedenle biçim içeriktir, içerik de biçim. Yarabıçak bu anlamda hem biçimsel hem de türsel sınırları zorlayan, "ihlal eden" bir metin. (Tabii tür sorunu ayrı bir tartışma konusu.) Yazar da sınırları ihlal eden bir tür olduğu için denemeyi seçtiğini belirtiyor. Biçim sorununa daha sonra yeri geldikçe döneceğiz. Metnin meselesi nedir peki? Bunu da metnin yolunu çizen birtakım anahtar sözcüklerin yardımıyla anlamaya çalışacağız:

Boşluk: "Boşluktan daha derin (yoğun) başka şey var mı?" Ortadoğulu münzevi Abdülgaffar el Hayati'nin bu sözü tüm metin boyunca birçok kez karşımıza çıkıyor. Kitabın genişletilmiş baskısına eklenen baştaki "Çünkü..." bölümü boşlukla ilgili, genellikle Uzakdoğulu felsefecilerden yapılan alıntılarla başlamış. Kuantum fiziği evrende "gerçek" boşluk olmadığını söylüyor. Evrenin en dinamik, aynı zamanda en derin ve gizemli yanını da bu oluşturuyor, çünkü karanlık enerjiyle bağlantılı. Ortadoğulu münzevi tüm bunları biliyor olabilir mi? Düşünsel düzeyde boşluk var mıdır, varsa nasıldır? Toplumsallaşma sürecinde zihnimize yerleştirilen kodların yokluğu ya da yok edilmesi mi? Bu boşluk, evrende olduğu gibi, yaratıcı edimin dölyatağı olabilir mi?

Sessizlik ve dil: Yazara göre boşluğun ifadesi sessizlik. Sessizlikten çıkıp dile ve yazıya gireriz. Dile ve yazıya girmekle insan dünyayla dolaysız ilişkisini kaybeder, düşünce kodların egemenliğine girer. Yazarın deyimiyle "haritalandırılmış düşünce"dir bu. Kitapta birçok kez tekrarlanan "düşünenin düşünceye hükmetmesi" ile "düşüncenin düşünene hükmetmesi" arasındaki zıtlığın da buradan çıktığını düşünüyoruz. İlki boşluğa nüfuz ederek başlar, ikincisi ise haritalandırılmıştır, kodlara dayalıdır. İktidara ortak olmak istemeyen yazar ise (ve "Çok Kalpli Asi") dünyayla sözcükler arasındaki boşluğa talip olur. Haritalandırılamayan (öngörülemeyen, ele geçirilemeyen) düşünce de temsil edilemezlik coğrafyası olarak boşlukta ilerler.

Burada şeylere ad verme, adlandırma ve kavramlar üzerine de metnin çeşitli yerlerinde gönderme olduğunu belirtelim. Şeylere ad vermenin şiddet içerdiğini ve insan türünün dünyaya hâkim olma arzusunun belki de ilk biçimi olduğunu biliyoruz. Kavram birçok yönü, özelliği, niteliği olan, birçok öğeden oluşan "gerçekliği" ya da şey'i tek bir öğede toplar, bu nedenle eksiltilmiş gerçekliktir. Şöyle diyebiliriz: İnsan türünde dil sadece iletişim için değil, Yasa'nın aktarımı için var. Yasa taşıyıcısı olarak dil ile ideolojinin iç içeliği buradan kaynaklanır.

Tüm bu ikilikler aynı zamanda metnin temel sorunlarından biri olan yaban-evcil ikiliğidir.