usta işi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
usta işi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Haziran 2019 Cumartesi

Usta İşi metinler [Dasein arşivi]

Genç edebiyatçılar için Türk ve dünya edebiyatından 'usta işi' kısa öyküler ve metinler yayınlıyoruz. Aşağıdaki görsellere tıklayarak okumak istediğiniz metni okuyabilirsiniz.










USTA İŞİ | Altın çocuk mezbahada


O sıralar şans yine benden yana değildi ve sinirlerim aşırı şarap içmekten fena halde yıpranmıştı; gözlerim çılgınlaşmış, güçsüz düşmüştüm; bana genellikle soluklanma olanağı sağlayan sevkıyat memurluğu, depo sorumlusu gibi bir iş ayarlayamayacak kadar bunalımdaydım, bu yüzden et paketleme fabrikasına gidip büroya girdim.
“Seni daha önce görmedim mi ben?” diye sordu adam.
“Hayır,” diye yalan söyledim.
İki ya da üç yıl önce gitmiştim oraya, gerekli formları doldurup sağlık kontrolünden geçtikten sonra dört kat aşağı indirmişlerdi beni, indikçe soğumuştu ortalık, kan pıhtısıyla kaplıydı yerler, yerler yeşildi, duvarlar yeşildi ve adam bana işimi anlatmıştı –düğmeye basıyordun ve fillerin yere yığılışını çağrıştıran seslerden sonra bir şey geliyordu duvardaki delikten– ölü bir şey, iri, çok iri ve kanlı, ve adam göstermişti, o ölü ve devasa et yığınını omuzlayıp kamyona yüklüyordun ve yine düğmeye basıyordun ve bir tane daha geliyordu, sonra da çekip gitmişti, önlüğü, çelik başlığı ve üç numara küçük çizmeleri çıkarmış, basamakları tırmanıp kendimi dışarı atmıştım, şimdi bir kez daha ordaydım, yıkılmış.
“Bu iş için biraz yaşlı değil misin?”
“Güçlenmek istiyorum, güç kullanmayı gerektiren bir iş istiyorum,” diye yalan söyledim.
“Dayanabilecek misin?”
“Keçi gibi inatçıyımdır, eskiden dövüşürdüm. En sıkı boksörlerle dövüştüm.”
“Öyle mi?”
“Öyle.”
“Hımm, yüzünden belli, kötü yumruklar almışsın.”
“Boş ver yüzümü, ellerim çok seriydi, halen de öyledir, heyecan olsun diye arada birkaç yumruk alacaksın.”
“Boksu takip ediyorum ama adını hatırlamıyorum.”
“Başka adla dövüştüm. Altın Çocuk diye bilinirdim.”
“Altın Çocuk mu? Hiç duymadım.”
“Güney Amerika’da dövüştüm. Adalarda, Avrupa’da, küçük kentlerde. İş geçmişimdeki boşluklar bu yüzden. Boksör yazınca insanlar yalan söylediğimi ya da dalga geçtiğimi sanıyorlar. Ben de canları cehenneme deyip boş bırakıyorum.”
“Pekâlâ. Yarın sabah dokuz buçukta sağlık kontrolünden geç ve işe başla. Ağır iş istediğini söylemiştin değil mi?”
“Ee... başka bir şey varsa.”
“Hayır, şu sıralar yok. Elli yaşında filan gösteriyorsun, işe almamam lazım seni aslında. Zamanımızın ziyan edilmesine tahammülümüz yoktur.”
“Başkalarına benzemem ben. Altın Çocuk derlerdi bana.”
“Tamam çocuk,” diye gülümsedi, “seni çalıştıracağız!”
Bunu söyleyiş biçimi hiç hoşuma gitmedi.
İki gün sonra ön kapıdan girdim, tahtadan bir barakanın içinde oturan yaşlı adama, üstünde adım yazılı formu gösterdim. Henry Charles Bukowski Jr., adam beni yükleme bölümüne yolladı, Thurman’ı bulacaktım. Yükleme bölümüne yürüdüm, tahta sıraya oturmuş birkaç adam kaçık ya da homoseksüelmişim gibi baktılar bana.
Ben de kafamda en horlayıcı, en arka sokak bıçkını bakışı olarak canlandırdığım şekilde onlara baktım.
“Thurman nerede? Thurman’ı görmem gerekiyormuş.”
İçlerinden biri Thurman’ı işaret etti.
“Thurman?”
“Ne var?”
“Senin için çalışıyorum.”
“Öyle mi?”
“Evet.”
Öylece baktı bana.
“Çizmelerin nerede?”
“Çizmelerim mi? Çizmelerim yok,” dedim.
Eğildi, sıranın altından bir çift çizme çıkarıp elime tutuşturdu, eski, sertleşmiş. Ayağıma geçirdim, aynı hikâye: üç numara küçük. Parmaklarım ezilip içeri doğru kıvrıldılar.
Sonra kanlı bir önlük ile çelik bir başlık verdi. O sigarasını yakarken ben öylece durdum. Serinkanlı, erkeksi bir tavırla fırlattı kibriti.
“Gel.”
Hepsi zenciydi, yanlarına gittiğimde fanatik kara Müslümanlar gibi baktılar bana. Ben bir seksen boyundaydım ama benden uzundular, ya da iki-üç misli geniş.
“Charley!” diye kükredi Thurman.
Charley, diye geçirdim içimden, benim gibi, adaşım, bu iyi.
Çelik başlığımın içinde terlemeye başlamıştım bile.
“İşe koş şunu!”
Tanrım, yüce Tanrım, o rahat ve tatlı gecelere ne oldu? Amerikan tarzı yaşama inanan Walter Winchell’ın başına neden gelmez bu? Antropoloji dersinde sınıfın en parlak öğrencisi ben değil miydim? Ne oldu?

15 Aralık 2018 Cumartesi

USTA İŞİ | Saatların tıkırtısı


Tabelâcı dükkânının önünde yaş yaş, kurusunlar diye duvara dayanmış iki levha vardı. Baktım birinde “Saatçı A. Yayladan” yazılı. İçimi bir hüzün bürüdü. Karşıda saatçınındı bu levha, sormuş öğrenmiş gibi biliyordum bunu. Küçücük dükkânın önünden her geçişimde hep aynı hüzün kaplardı içimi. Bütün gün orada oturan benmişim gibi. Yolun çarşılığından kurtulup evlerinin başladığı ucundaydı dükkân. Daracıktı. İçi karanlıktır diye düşünürdüm. Saatçının hikâyesini yazmak istiyordum.
Karşıya geçtim. Saatçının kapısındaki cama dayadım burnumu, içeriye baktım. Loştu. Saatçı bir masanın ardında oturuyordu. Gözlüklüydü. Bıyıksız oluşuna şaştım. Kafamdaki bıyıklıydı. Gözlüklerinin üstünden dik dik bakıyordu bana. Hoşuma gitti. Çekildim. Başka biri olsaydım belki dükkâna girer, saatimi çıkarır, “Usta, günde üç dakika geri kalıyor bu,” derdim. O saati ayarlarken ben dükkânın girdisine çıktısına bakardım. Birkaç soru da sorardım saatçıya. Hikâyenin olayı daha baştan kafamda hazır olurdu. Değişmezdi bu: Belediye Başkanı, onarsın diye saatini gönderecek odacıyla. Saatçı parçaları silecek. Aksilik bu ya, silerken çarklardan biri elinden düşecek. Tabandaki tahta yarıklarından aşağı girecek. Saatçı saati ödemeye hazır; ama başkan düşman kesilecek ona. Sağa baktın suç, sola baktın suç. Sonunda dükkânı kapattıracak saatçıya.
Sevmem bu çeşit hikâyeyi, yalanmış gibi gelir bana. Belediye başkanı saatini hiç bu çarşı ucundaki saatçıya gönderir mi? Büyük caddede, pencereleri yeşil demir parmaklıklı yeni açılan bankanın karşısındaki bilmem ne acentası saatçıya gönderir. O dükkânın tabanı tahta değil, parkedir. Düşen çark bulunur. Genel Kitaplık memurunun saatini dört liraya silen o saatçı başkandan iki lira ister.
Ben saatçıya soru sormak gereğini de duymuyorum. Yalan söyleyeceğini biliyorum. “İşler nasıl ustam?” desem gözlüklerinin üstünden kuşkuyla bakar bana. “Kim bu herif? Neden soruşturup duruyor? Vergimi artırmak için mi gönderdiler bunu?” diye düşünür. “Kötü, kötü,” der. Ne soracağım ona? Evli olduğunu, çocuğu olmadığını, çocuk istemediğini de biliyorum. Bütün uyanık düş görenler gibi o da az bencildir. Dükkânın içini göreceğim de ne olacak? Duvarlarda durmadan işleyen saatlar asılı olduğunu bilmek bana yeter. Adını da bilmek istemiyorum. Soyadıyla dükkânı arasındaki zıtlık içimi burkuyor. İzmir fuarındaki sırtlanı düşünüyorum. Kafesinin beton tabanı çepeçevre aşınmış; gezinmekten. Aşınan yer kafesin en uzun yolu. Adını öğrenmekten korkuyorum. Tabelâcının önündeki levhada ‘A. Yayladan’ yazılı. “Ali ya da Ahmet’tir” diyorum içimden. Birisine sorsam? Sormam. Abdülkerim deyiverir de üzülürüm.

10 Aralık 2018 Pazartesi

USTA İŞİ | Cahit Irgat anılarını anlatıyor


“Büyük bir aktör öldü. Radyolar niçin susmuyor?”
Bu sözü Hâzım öldüğü gün, Alman tiyatro adamı Carl Ebert söylemişti.
Küçük Kemal için söylediğimizi Hâzım için de söyleyelim: Hâzım gibi bir aktör bir daha gelmez. Öyle bir devrede gelmişler ki bu büyük oyuncular, ne okulu var ne konservatuvarı bu kutsal yaratıkların. Kendilerinden önce gelen oyuncular var ortalıkta sadece. Bir hırkaya bir lokmaya çalışıp çabalayan, hocalarının peşinde durup ne öğrenebiliriz nasıl oynayabiliriz? diyerek, ikinci mevki tramvay parasını zor bularak, dekor boyayarak, dekor taşıyarak, yarı aç yarı tok.
Onu özel hayatında gören, örneğin bir vapurda tek başına yolculuk ederken görenler trajedi aktörü sanabilirlerdi. Öylesine mahzun öylesine dertli bir yüzü vardı. Bir trajedi maskı gibi. Kendi kendime hep sormuşumdur: Hâzım Bey neden yalnız komedi oynadı? Neden dram oynamadı? diye. O komedi oynarken de dram oynardı çünkü. Dram unsurundan, trajedi unsurundan komedi, vodvil, fars unsurunu çıkararak.
Tiyatronun bir tatil günüydü, pazartesi. “Sait Faik seni aradı,” dediler. Sait’i bulmak kolaydı Beyoğlu’nda ya Çiçek Pasajı’ndadır veya sinema girişlerinin birinde. Nitekim pasajda bulmuştum o gün. Kulplu kalın bardakla birasını içiyordu.

6 Aralık 2018 Perşembe

USTA İŞİ | Öyle Bir Hikâye


Sinemadan çıktığım zaman yağmur yine başlamıştı. Ne yapacağım? Küfrettim. Ana avrat küfrettim. Canım bir yürümek istiyordu ki... Şoförün biri:
— Atikali, Atikali! diye bağırdı.
Gider miyim Atikali'ye gecenin bu saatinde, giderim. Atladım şoförün yanına. Dere tepe düz gittik. Otomobilin buğulu, damlalı camlarında kırmızı, sarı, yeşil, türlü ışıklar görerek, bir renk dalgası içinde Atikali'ye vardık.
Şişli'de Bomonti durağından yüz adım yürüsem evime varır, iki yorganlı yatağımın çukuruna büzülür, dostum Panco'yu düşünürüm. Şimdilik başka kimsem yok. İstanbul adalarının birinde hasta anam yatar döşeğinde. Kara köpeğim de karyolasının altında onu ve beni bekler. Panco, Çilek isimli bir sokakta oturur. Futbol oyunları görür rüyasında. Yahut da yine rüyasında pişpirik oynar. Ben gece yarısından sonra yağmurlu bir havada Atikali'deyim. Sözümona bir bulvar üstündeyim. Yürüyorum. Yağmur yağıyor da yağıyor. Evet, yağmurun, yalnızlığın, Atikali'nin hakkı var: Uzaklaştıkça anamı, Panco'yu, köpeğim Arabı daha çok özlüyorum.