10 Aralık 2018 Pazartesi

Sana engel olan yine sensin


Hep kendini suçladın! Kendine kızdın ve belki de kendini affedemedin. Çünkü içten içe biliyordun ki, yaşadığın her şeyin altında yatan sebeplerden bir tanesi de,  kabul etmediğin, kabul etmek istemediğin, meydana çıkartmaya korktuğun o gizli düşüncendi.
Ondan kaçtın yıllarca, onu bir odaya hapsedip anahtarı eline alarak kaçtın.
Onu bırakırsan senin peşine düşmesinden korktun. Çünkü odada o kadar iyi beslemiştin ki onu, senden daha güçlü bir varlığa dönüştürdün. Uzun kollarından korktun, senin tutmak istediklerini senden önce tutar diye! Uzun bacaklarından korktun, senin adım atmak istediğin yerlere senden önce varır diye! Dilinden korktun, bütün kelimelerini ezberlediğinden senden önce konuşur diye! Kalbinden korktun, sevgini vermek istediğin yerde, katılığıyla duvar örer diye.
Sen hep ondan kaçtın, sen hep gittiğin yere onu da taşıdın. Kendinden yorulduğunu dile getirdin ama onun seni yorduğu gerçeğinden de kaçtın! Hep kaçacak mısın?
Karanlıkta bıraktığın o gizli düşüncenin, aydınlığının önüne geçecek kadar büyümesine izin mi vereceksin? Karanlığında gizlenerek mi yaşayacaksın?
Şimdi ne yap biliyor musun? Onu odasından çıkarıp ona sarıl. Sevgiyle dinle onu. Acı çekmiştir belki de! Sevilmediğini düşünüp sevgisizlik çemberi içinde güvende olacağını düşünmüştür.
Sen ondan kaçtıkça daha çok büyüyecek sevilmediğine olan inancı. Daha çok hırçınlaşıp daha da saldırgan olacak diğer sevdiğin bütün duygularına karşı. Ona bu acıyı çektirme! O gizlemeye çalıştığın gizli düşüncenle ilgilen.
Ona sevgiyle kendini anlat. Onu gülümset, diğer güzel duygularınla dost et onu.
Hadi! Kaçma sana ait olan hiçbir şeyden. Affet kendini şimdi. Sevgiyle, şefkatle bir gülümsemeyle dönüştür onu.
Yaşadıklarının sebebi olmaktan kurtar onu!
Jasmin

9 Aralık 2018 Pazar

Yinelenen bir güne uyanırken...


Sabah olurken, yeni bir günle başlar hikâyemiz. Ya masmavi gökyüzünde parlayan güneş ya da efil efil esen rüzgârla birlikte yağan yağmur damlaları müjdeler mutlu bir günü; neşeleniriz.
Sabah olurken filizlenir gecenin karanlığına gömdüğümüz ümitler. Aşılması zor bir dağın ardında bizi bir çırpıda bekler kurduğumuz hayaller. Dünyanın yolu bir arpa boyu görünür yine ve her gülümsemeyle biraz daha kısalır mesafeler.
Sabah olurken, biz yenileniriz, inceden ufka bakar gözlerimiz ve bir yanımız derya deniz.
Ve sonra; yavaş yavaş beliriverir gerçekler...
O kısacık süre, arzu edilen hayatın özetidir işte.
Hafızanın tazelenmeye başlamasından önceki andır hep yaşanmak istenen; bilinçaltının henüz çalışmaya başlamadığı o uyku mahmurluğunda, hiçbir şey düşünülmeyen, sabahın olduğunu henüz öğrendiğimiz, yorganı üstümüzden kaldırmaya karar verdiğimiz vakte kadar geçen o kısa zaman.
Ve sabah olur sonra, yenilenen ve yinelenen bir güne başlarken; aslında hiçbir şeyin bir öncekinden farklı olmadığını anlarız.

6 Aralık 2018 Perşembe

USTA İŞİ | Öyle Bir Hikâye


Sinemadan çıktığım zaman yağmur yine başlamıştı. Ne yapacağım? Küfrettim. Ana avrat küfrettim. Canım bir yürümek istiyordu ki... Şoförün biri:
— Atikali, Atikali! diye bağırdı.
Gider miyim Atikali'ye gecenin bu saatinde, giderim. Atladım şoförün yanına. Dere tepe düz gittik. Otomobilin buğulu, damlalı camlarında kırmızı, sarı, yeşil, türlü ışıklar görerek, bir renk dalgası içinde Atikali'ye vardık.
Şişli'de Bomonti durağından yüz adım yürüsem evime varır, iki yorganlı yatağımın çukuruna büzülür, dostum Panco'yu düşünürüm. Şimdilik başka kimsem yok. İstanbul adalarının birinde hasta anam yatar döşeğinde. Kara köpeğim de karyolasının altında onu ve beni bekler. Panco, Çilek isimli bir sokakta oturur. Futbol oyunları görür rüyasında. Yahut da yine rüyasında pişpirik oynar. Ben gece yarısından sonra yağmurlu bir havada Atikali'deyim. Sözümona bir bulvar üstündeyim. Yürüyorum. Yağmur yağıyor da yağıyor. Evet, yağmurun, yalnızlığın, Atikali'nin hakkı var: Uzaklaştıkça anamı, Panco'yu, köpeğim Arabı daha çok özlüyorum.

Bir matematik dehası: Ramanujan


Srinivasa Ramanujan, Hintli fakir bir ailenin çocuğudur. Durumunun yettiği kadar eğitim görebilmiş, hatta eğitimini bile tamamlayamamış. Ramanujan'ın eksik eğitime rağmen sayılarla arası çok iyidir ve matematiğe karşı ileri derecede meraklıdır. İmkânsızlıktan dolayı eline geçen her şeyin üzerinde (kâğıt, defter, yer, duvar vb.) hesaplar yaparak formüller bulmaya çalışır ve yaptığı her çalışmayı mektupla İngiltere'ye, Cambridge Üniversitesi'ne gönderir. Bir süre sonra üniversitede görevli olan ünlü matematikçi Godfrey Hardy'den aldığı davetiyeyle İngiltere'ye gider ve macerası orada başlar.

Ramanujan, Cambridge Üniversitesi'nde Matematikçi Hardy'nin desteğiyle eğitim görmeye başlar ve aynı zamanda bulduğu formüllerin ispatı üzerinde çalışmalar yaparken, savaş ve kıtlık yılları olduğundan hastalığa yakalanır. Aile ve vatan özlemi Ramanujan'ın hastalığa karşı direncini zayıflatmış olmasına rağmen yine de büyük bir azimle formüller üzerinde çalışmalar yapmaya devam eder.

Gerçek bir hayat hikâyesini anlatmasının yanı sıra oyuncu kadrosuyla da muazzam bir iş ortaya çıkaran film, inanılmaz derecede etkileyici. Azim, kararlılık ve insanın sevdiği bir şeyi yaparken, "ilham, İlahi olan tarafından gelir" diye düşündürten bir yapım olmuş. Ramanujan'ın matematikçi olarak bir dâhi olduğu günümüzde çok ön plânda olmadığı için bu filmin gösterimde olmasını çok destekledim. Bu filmi izlemediyseniz eğer, ilk fırsatta izleyin derim. İyi seyirler!


Jasmin

Öyle munis, esasen edepsiz


Ucuz kelimelerin pahalıya anlam yüklediği saatler bunlar...
Gece Uzun.
Kalemimin ağzı dolu,
Ve bozuk küfürler...
Revize edinilmekten usanmış.
Sansasyonel girişler bekleyen...

Birazdan başlayacak bir iç savaş ve akabinde patlayacak gümbür gümbür vaveylalar...
Bir ben;
Yine bir ben...
Öyle meyus; öyle canhıraş...
Öyle munis..
Bir başıma...
Edepli, kibar, sakin, huzurun taa içinde boktan bir çember...
Sıçıp sıvazladığım ahmak düşümle...

Kalemimin de bir profili olmalıydı elbet.
Misyon sahibi ama küstah kalemim...

4 Aralık 2018 Salı

USTA İŞİ | Çiftlik kapısına vuruş


Yaz aylarında rastlanan çok sıcak günlerden biriydi. Kız kardeşimle eve dönüyorduk, bir çiftlik kapısının önünden geçti yolumuz. Kız kardeşim çiftliğin kapısına bilerek mi yoksa dalgınlıkla mı vurdu, hatta vurmadı da, yumruğuyla tehdit edercesine bir hareket mi yaptı, farkına varamadım. Köy, çiftliğin kapısından yüz adım sonra, solda kalıyordu. Köyü tanımıyorduk ama henüz köyün ilk evine vardığımızda, bize el sallayan köylüler gördük. Korkmuşa benziyorlardı; dostlukla, bizi uyarmak ister gibi, handiyse iki büklüm eğilerek sallıyorlardı ellerini. Az önce önünden geçtiğimiz çiftliği işaret ediyor, o kapıya vuruşumuzu anımsatıyorlardı. Çiftlik sahipleri bizden şikâyetçi olacakmış, soruşturma da hiç durmaksızın başlayacakmış. Hiç istifimi bozmadığım gibi, kız kardeşimi de yatıştırdım. Kız kardeşim kapıya hiç vurmamış bile olabilirdi. Diyelim vurmuş olsun, bir çiftlik kapısına vurmanın suç olduğu nerede görülmüş? Yanımıza gelen köylülere de anlatmaya çalıştım bunu. Bana kulak vermekle birlikte, düşüncelerini açıklamaktan kaçındılar. Sonra, sadece kız kardeşim değil, onun ağabeyi olarak benim de suçlanacağımı eklediler. Başımı sallarken gülümsedim.

3 Aralık 2018 Pazartesi

USTA İŞİ | Eylül yarın da gelmeyecek

Günlerimiz, çatı katındaki barın terasında, tembel bir eylül güneşine sırtlarımızı dönüp oturarak geçecek ve o gözüpek güvercin, şirin şey, "Şu gözlere bak," dediğin yaratık, atacağın leblebiler için çevremizde dolanacak. Buğulanmış bardaklarda kıpır kıpır bira şenliği, kül tabağı tepeleme izmarit dolu ve biz geçmişlerimizi eşelemeden, "şimdi"nin güzelliği üzerine konuşacağız. Arada durgunlaşıp kentin yapılarına, uzaktaki tepelere yığılmış kondulara bakacaksın, ama konuşmamız kesilmeyecek; çünkü sen yıllardır konuşmamış gibisin. Teras sessiz. Beton saksılardaki petunyalar coşkularını yitirmiş artık. Tek tanığımız o güvercin. Attığın her leblebiyle biraz daha yakınına çekmeye çalışacaksın onu. Korkmasın, sana güvensin isteyeceksin. Ama güvercin tedirgin. Ya tuzaksa! İşte yeni bir konu; biz tuzaklar üzerine sonsuz bir söyleşiye girdiğimizde, ayağının hemen yanına bıraktığın son leblebi tanesi de çoktan, o "şirin şey"in kursağını boylamış olacak.

2 Aralık 2018 Pazar

Kendilerini kazanıp hayat karşısında kaybedenler


Kitapların okunduktan sonraki yapılan yorumlarını çok dikkate alıyorum. Kitabın içinde yaşıyor o kişi, o yoldan yürüyor, manzaralarını seyrede seyrede yolculuğunu tamamlıyor. Yolculuk tamamlandıktan sonra da neler gördüğünü anlatıyor size. O yolculuğu, okuyan kişiden, oraya gidecek yolu öğreniyorsunuz, aynı manzaraya başka açılardan bakıyorsunuz ama, aynı manzaraya aynı açıdan bakacak ya da bakmış da olabiliyorsunuz. Herkes aynı şeyi anlayabilir, yeter ki birbirinin deneyimlerine, yürüdüğü yola kulak versin.

Stefan Zweig, Kendileriyle Savaşanlar'da, üç büyük dehanın ruhlarına inerek kendilerinin yaşarken anlatamadıklarını kitaba öyle bir dökmüş ki, onların ruhunu kalemine sığdırmış sanki. Şairliğinin hak ettiği değeri görmeden yaşamına veda eden Hölderlin'in hassas ruhunu anlatırken, Hölderlin'in şiirlerini yazdıktan sonraki yaralanmışlığına değiniyor. Yüksek bir yerden düşen kırılgan bir cam gibi... Hölderlin'in haykırışını da ekliyor zweig, "Bakın, bir insanın yenik düştüğü en büyük savaşından biri budur," der gibi:

"Susuyorsun ve sabrediyorsun, zira seni anlamıyorlar,
Ey asil varlık! Toprağa bakıyorsun ve susuyorsun
O güzel günde, zira ah! Beyhude
Arıyorsun sana yakın olanları gün ışığında...
Büyük narin ruhların hiç bulunmadığı yerde."

Issız bir sokakta uyku



Gökyüzü anlamını yitirmişken görüşüyoruz; ay parçalanırken ve melekler kendini cennetten dünyaya düşüşe bıraktığında. Bana yakınken uzak olmanı seyrediyorum. Kalbimde hissettiğim benliğinin bende olmayışını seziyorum. Zihnimiz ve bütünlüğümüz yorgun, parçalanıyoruz. Belki sistem dediğimiz zırvalıktır bizi bu acınası duruma sürükleyen. Ya da sadece kendimiziz.

Her niyeyse biz, biz olamıyor ve dünya yanındaki her şeyle beraber kötüleşiyordu. Ne farklı dünya, ne farklı galaksi, ne de başka bir hayat engelleyebildi bu kötüleşmeyi. Şeytan her yerde şeytandı ve hep kötüler kazanırdı. Şeytanı canilikten alıkoyan yoktu. Yaptığı oyunlarsa tamamiyle rasgeleydi. Herkes ölecekti acı çekerek. Biz de ölecektik... Yani ben ve bana uzak olan sen.

Şeytan oyunları ile ikimizin de kanına girdi, âdeta ruhumuzun bir parçası haline geldi ve ben onun oyunları yüzünden acı çeken kişiyken, sen zevk ve tutkudan sarhoş olmuş bir haldeydin. Gülüşünü izledim ve her güldüğünde nefes aldığımı hissettim. Sonra gülüşünün arkasındaki iğrençlikler doldu gözüme. Kalbim tekledi durdu, sonra yeniden tüm acılara rağmen atmaya devam etti. Sen zamanla zevklerin için borca ve kötülüğe battın, ben ise asla sakin kalamıyor, gün geçtikçe saçmalıyor, deliriyor ve dışlanıyordum.

Şeytan bizi bir şekilde ayırsa da, aynı şekilde öldürdü bizi. Sokağa atılmış beş kuruşsuz bir ayyaş ve aşkından başka bir şey düşünemeyen, sokaklarda bir aylak misali yürüyüp kaybolan bir deli.

Sen de ben de ıssız bir sokakta bir daha uyanamayacak şekilde uyuduk.


Nagihan Yalçın

1 Aralık 2018 Cumartesi

Ve Tanrı ÖL dedi insana


Dünyaya inancını yitirmiş biri için, Tanrı elinden çıkan ne varsa, her şeyden ve herkesten öte, yeryüzündeki en anlamsız şey, kendi varlığı olmamış mıdır her zaman?

Neredeyse tüm ömrünü, hiç susmayan bir kulak çınlamasıyla geçirmişti. Kendi varoluşu ve tüm doğanın gizi bu kulak çınlamasında duyuruyordu kendisini duymak isteyen herkese. Sesler birbirine karışıyor, renklerin içinde dağılıp titreşen dalgalar, tüm kuş ötüşlerini ve kanat seslerini, kabarıp boşanan, yağmur halinde ilerleyen bir çığlık gibi yeryüzüne yayıyordu. Rüzgârın sesiyle irkilen sular, uğuldayan ağaçlar ve iç içe geçen düşünceler; sokaklar, evler, eğilen bedenler gökyüzünün altında. Yabancı bir yurtta olmak gibi boğucu, o yalnızlık denen demir pençeli kuşun sırtında yolculuk etmek bir şehirden diğerine; ölmek için uyanan bir adam için ne kadar da zorlaşmıştı artık her şey.

Ölüm, herkesin içinde nefes almaya çalıştığı, aniden bastıran bir kar fırtınasıydı. Dümdüz ovaları derin uçurumlarla yaran, dağlardan vadilere inen sular; karlı, puslu hava içinde kaybolmuş evler, tüten bacalar ve üşüyen insanlar; Tanrı’nın tüm yaşayanlar üzerinde gezinen soğuk ve kederli eli.

Bir boşluğun içinde


Artık yoruluyorum; artık yoruluyorum adımlarımın boşluğa takılmasından. Sanki bir uçurum oluyor o boşluk. Sanki düştükçe düşüyorum, sanki yer uzaklaştıkça uzaklaşıyor benden. Varamamaktan yoruluyorum.

Düştüğüm yerden düşeceğim yere bağlıyorum umutlarımı. Umutlarımın düşüşümü ağırlaştırmasından yoruluyorum. Bir boşluğun içinde ne yana demir atacağımı bilememekten yoruluyorum.

Artık ne yer, ne de gök var. Kendi içimdeki boşlukta kendimi aramaktan yoruluyorum. Kendi içine dönüşünün yoludur insanın dış dünyasında tökezlemesi. Oradan başlarsın yorulmaya, dinlenmek için kendi evini arar gibi ararsın kendini.

Yoruluyorum artık! Benim Evim nerede?


Jasmin

30 Kasım 2018 Cuma

Nâzım Hikmet / Vapur (Video-Klip)


Yürek değil be, çarıkmış bu, manda gönünden,
teper ha babam teper
paralanmaz
teper taşlı yolları.

Bir vapur geçer Varna önünden,
uy Karadeniz'in gümüş telleri,
bir vapur geçer Boğaz’a doğru.
Nâzım usulcacık okşar vapuru,
yanar elleri.

(27 Mayıs 1957)





Sende olmayan şey başkalarında da olmayınca...


Mehmet Ferah'ın 30 yıldır evindeki bir sandıkta biriktirdiği öykülerinden oluşan Düş Vadisi isimli kitabı Başka Yerler Yayınları etiketiyle geçtiğimiz aylarda okuyucusuyla buluştu. Kitapta, maden işçilerinin zorlu yaşam koşullarından akıl hastalarının sorunlarına, 17 Ağustos'taki büyük Gölcük depreminden kavuşulamayan aşklara değin birbirinden çarpıcı 15 öykü bulunuyor.

Büyük bir ustalıkla işlediği öykülerinde yazar, okuyucuyu kâh gülümsetecek, kâh hüzünlendirecek büyülü bir dünyaya çağırıyor; düşlerden kurulu bir vadiden geçerken sadece sevginin sıcaklığını hissetmekle kalmayacak, ruhun ıstırabını da duyumsayacaksınız; hemen her öyküde hayatın anlamını sorgularken, ansızın çocukluk ve ilk gençlik yıllarınıza dönerek bir anda gülümsemeye başlayacaksınız.

GÖÇÜK ALTINDA KALAN İŞÇİLERE ANLAMLI SELAM

Kitabın şiirsel bir dille açılan ilk öyküsü "Düş"ün ardından, Soma'da hayatını kaybeden 301 maden işçisinin anısına ithaf edilen "Maden" öyküsüyle karşılaşmak, okuyucuda tam bir şok etkisi yaratıyor. Patlama sonrası göçük altında kalan bir işçinin kurtarılmayı beklediği o gerilimli ânı ustalıkla işleyen yazar, yerin yüzlerce metre altında korkulardan oluşmuş bir atmosfer yaratıyor.

29 Kasım 2018 Perşembe

Öyle bir geçer zaman ki...


"Cevap veriyorum zamanla her şey geçer diyen akıllılara; geçen tek şey zamandır, anlayan anlatsın anlamayanlara." (Cemal Süreya)


Bu geçen bizim zamanımız; başlangıcını en masum halimizle yaşadığımız, bazı senelerinde tozpembe hayaller kurup büyük bir kısmını beyhude amaçlar için harcadığımız. Nedense en aciz halinde geliyor insanoğlunun aklı başına. Tam olgunlaşıp çözdüğünü düşünürken hayatın sırlarını, göz açıp kapayana dek geliveriyor ömrünün sonbaharına. Her biri altın değerinde iken saatlerin, günleri bir pula değişmişiz. Zaman gelip geçerken, biz hep birbirimizle didişmişiz.

Geriye dönüp de pişmanlıkları yok etme imkânımız olsaydı, hangisinden başlardık ilkin? Şimdilerde bol nasihat yüklü kelamlar ederken, bir zamanlar nasihat dinlemekten nefret eden o gençler değil miydik biz? Zamanı geriye döndürebilecek bir kudret olsa, kendi hesabıma, sımsıkı sarılmak isterdim yitirmiş olduğum insanların boynuna. Af dilemek istediğim o kadar çok kişi, bağışlanmasını dilediğim o kadar çok günahım var ki. Kadrini kıymetini yaşarken bilemediğim, kalbimin bir köşesinde sakladığım, sevgi dolu gözleriyle rüyalarımda buluştuğum, sıcaklığını özlediğim insanlarım var benim.

Biliyorum ki herkes aynı şeyleri düşünüp farklı yüzleri görüyordur şu anda. Dedemi görüyorum ben mesela: Sakalını sıvazlarken, okuduğu gazeteden başını kaldırıp gözlüğünün üstünden bakıyor; şimdilerde benim yaptığım gibi. Şükrü Abim hâlâ genç, hâlâ yakışıklı; otuz üç yaşındaydı henüz ve o yaşta kaldı hep. Ben yaş aldım, o almadı; ölüler yaşlanmaz ki… Bir sarılışı vardı; nefesim kesilene kadar sıkardı. Dayımı kaybettiğimiz yaşa yaklaştı yaşım. Şu an akran sayılırız onunla da. Gülüşünü özledim en çok; gülünce gözlerinde çiçekler açardı. Kemal Abim severdi de, pek belli etmezdi sevgisini. Ama ben hissederdim kimin nasıl sevdiğini.

Benim insanlarım çok, benim insanlarımı saymaya kelimelerim değil, gönlüm yetmiyor. Her biri damla damla gözyaşı, hepsi ömrümün birer mihenk taşı. Halüsinasyonlar görüyorum zaman zaman: Etrafımda bana bakan gözler, unutulmak istemeyen yüzler var. Her birinden kalan bir parça iz var karakterimde. Kurduğum cümlelerde, konuştuğum aksanda, düşünce biçimimde, dünya görüşümde, daha birçok yerde taşıyorum her birini.

Ne güzel söylemiş Josef Breuer, "Yaşlanmanın asıl acı veren tarafı, sevdiklerinizi ve dostlarınızı kaybetmekten çok, sizi inceleyen gözlerin olmamasıdır," diye. Henüz vaktimiz varken, henüz hâlâ sevecek insanlarımız etrafımızdayken bir an önce sımsıkı sarılmalıyız onlara, bir gün yine "keşke" dememek için.


Mehmet Ferah

28 Kasım 2018 Çarşamba

Edip Cansever - Acaba | Video-Klip




Dönelim
Döndürsün bizi
Kalbin akıp giden bulutlara benzeyen sesi
Yağmursuz bir yağmura açılmış kapılardan
Ve akılda kalan bir yokuştan
Ve yalnız çocuklara özgü o sonsuz sinema koltuklarından
Ve çocukluktan
Dönelim
Dönelim mi biz
Gençlikten, oralardan
Mutluluğu bir kabuk gibi saran mutsuzluklardan
Dönelim mi acıya
Acıya, büyük acıya
Ve soralım mı acaba
Ey büyük yalnızlık insansan eğer
Bir kaya
Dalgalar yalarken onu
O bakarken kaskatı kalabalıklara
Ah, kalbin bulut bulut akan sesi.




İçimdeki bir başka 'ben'



Hasan Ali Toptaş'ın Bin Hüzünlü Haz romanı için ilk söyleyeceğim şey, hayal gücünüzün üst safhalarda olması gerekir ki, kitabı okurken yazarın bir düş içinde benzetmelerle yarattığı hikâyeyi kendiniz görüyor, duyuyor ve hissediyormuş gibi olmanız için. Hani kendi içimizde başka bir "ben" yaratır ya da kendi içimizdeki dünyada olasılıklarla dolu bir dünya yaratırız ya; yazar o dünyadaki bir hikâye içinde geçmişle geleceği imgeleyerek bir arayış içinde olduğunu göstermiş.

Alaaddin’i bazen aradığımız bir dost, bir güven, bir sevgili, bir duygu, düşünce ve benim en çok hissettiğim şey "vicdan" gibi de düşündürmüş. Çok etkilendiğim şu kısım vardı ki, yazar içimdeki bir diğer "ben"mişim de böyle yazmış gibi hissettim:
"Ölüye karşı beslediği sevginin derinliği, o anda onun için bir şeyler yapabilmesini engellediği gibi, aralarına da hiçbir şeyle kapatılamayacak ölçüde geniş bir mesafe koymuştur sanki ve kadın şimdi olanca yıkılmışlığıyla bu mesafenin öteki ucunda durmuş, bir yandan gözyaşı dökmekte, bir yandan da dizlerinin dibindeki ölüye ulaşmaya çalışmaktadır."

Ama şunu da söylemeliyim: Her okur bu kitabı farklı algılayabilir, kitap her okura farklı hissettirebilir kendini. Bu dünyayı ve o hayalinde yarattığı dünyadaki insanları yaşama tutunmak için yaratır insan. Bu belki de umuttur. İşte o dünyadan yazara "merhaba" dediğimi hissettim.


Jasmin

26 Kasım 2018 Pazartesi

Cemal Süreya'dan kendi şiiri hakkında üç ipucu


Şair ve yazar Cemal Süreya, TRT'de, biyografisinden şiir çevirilerine, denemeciliğinden şiir anlayışına Doğan Hızlan'ın sorularını yanıtlıyor.




24 Kasım 2018 Cumartesi

Kasap dükkânlarının karanlık ve kanlı köşeleri



Kayıp Rıhtım Aylık Öykü Seçkisi, bu ayki sayısında, 'Kasap' temasıyla yazılmış öyküleri sayfalarına taşıyor.

Kayıp Rıhtım Aylık Öykü Seçkisi Kasım 2018 tarihli 113. sayısında 'Kasap' temasıyla okurlarının karşısına çıktı.

Her ay farklı temada yazılan fantastik, bilimkurgu, steam-punk, korku-gerilim, polisiye gibi alt türlerde kaleme alınmış öyküleri sayfalarında ağırlayan seçkide yine birbirinden ilginç hikâyeler yer alıyor.


Kayıp Rıhtım Aylık Öykü Seçkisi'nin bu ayki sayısında kasap dükkânlarının karanlık ve kanlı köşeleri var. Temanın illüstrasyonu ise İlke Ekbul’a ait.

Aralık ayının teması 'Tazmanya Canavarı' olarak duyuruldu. Bu temadaki öykülerinizi 17 Aralık 2018'e kadar oykuseckisi@gmail.com adresine yollayabilirsiniz.


21 Kasım 2018 Çarşamba

'Zamanın Sessiz Tanıkları'yla büyülü bir yolculuk



Ülkemizin en önemli ressamlarını izleyiciyle buluşturan 'Zamanın Sessiz Tanıkları – Merey Koleksiyonu'ndan Seçkiyle Türk Resminde Portre-Otoportre' sergisi, 17 Şubat 2019 tarihine kadar Antalya Kültür Sanat Galerisi'nde.

Latince "kopyasını yapmak" anlamına gelen "protraho" sözcüğünden türeyen "portre", dünya resim tarihinin en önemli, en çok ürün verilen alanlarından biridir. Ölü kültleri ve cenaze ritüellerinden doğan portrecilik, zamanla bu dünyada var olunduğuna dair bir işarete, geçmişten geleceğe bırakılan bir tanıklığa dönüşmüş, böylece portre yaptıranların sayısı artarak portre ressamlığının gelişmesine yol açmıştır.

Türk resim sanatı içinde de önemli bir yer tutan portre, ressam ve model kadar aynı zamanda toplumsal ve zihinsel dönüşümlerin yansıdığı bir sosyal tarih okuması da sunar.

Ahmet Merey Koleksiyonu'nun en büyük parçasını 450 eserle portreler oluşturmaktadır. Türk resminin en erken dönemlerinden bugüne, koleksiyonda yer alan ressamların önemi ve eserlerin niteliği, bu koleksiyonu Türk resim sanatının en önemli portre koleksiyonu haline getirmiştir. Bu koleksiyondan 90 eseri bir araya getiren 'Zamanın Sessiz Tanıkları – Merey Koleksiyonu'ndan Seçkiyle Türk Resminde Portre-Otoportre' sergisi, İbrahim Çallı'dan günümüze ülkemizin en önemli ressamlarını izleyiciyle buluştururken, Türk resim sanatının neredeyse bütün dönem ve ekollerinden örneklerle Türk modernizminin gelişimini de mercek altına alıyor.

17 Şubat 2019 tarihine kadar açık kalacak olan sergi, pazartesi hariç her gün 11.00-19.00, perşembe günleri ise 11.00-21.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir.

Adres: Elmalı Mahallesi, Şehit Binbaşı Cengiz Toytunç Caddesi, No: 60 Muratpaşa - Antalya
Tel: 0242 242 0 257




18 Kasım 2018 Pazar

Robert Musil'den 'Aptallık Üzerine'


Niteliksiz Adam'ın yazarı Robert Musil'in Aptallık Üzerine kitabı, Ersan Üldes'in çevirisi ve Sel Yayıncılık etiketiyle raflarda...

Aptallığı aptallık yapan nedir? Modern edebiyatın büyük yazarlarından Robert Musil'e göre aptallık, zekâ eksikliği değil, daha çok duygu hatasıdır, üstelik tam olarak kavranması imkânsızdır. Bazen deha ve aptallık öylesine iç içe geçer ki, onları birbirinden ayırmak mümkün olmaz. Üstelik onun üzerine konuşmak başlı başına bir paradoksa neden olur: Aptallık üzerine konuşan biri aptal olmadığını varsayar, böylece kendisini zeki saydığını göstermiş olur, oysa bu da aleni bir aptallık işaretidir. Elbette bir de kitlelerin ve kalabalıkların engellenemez aptallığı sözkonusudur.

Aptallık, insanlık durumunun bir nevi mütemmim cüzüdür. Alman faşizmi gücünün doruğundayken gerçekleştirdiği bu ünlü konuşmasında Musil, benzersiz üslubu ve kusursuz humoruyla, kendini de temize çekmeden her tür aptallığı ciddiyetle ti'ye alıyordu.

Aptallık Üzerine, Nazilerin nefret ettiği ve kitaplarını yasaklattığı Musil'in en sert, aynı zamanda en eğlenceli metinlerinden biri.

"Gerçek kara mizah, ruhban sınıfını hedef alırken komünistleri de tedirgin etmeli, aptallığı yargılarken bunun içine yazarı da almalıdır."

(Robert Musil, Aptallık Üzerine, Çev.: Ersan Üldes, Sel Yayıncılık 2018, Eleştiri, 88 s.)


16 Kasım 2018 Cuma

'Sırtımdaki görünmeyen kamburu paylaşabilmek için yazdım'

Önceki gece düzenlenen TÜYAP Kültür Fuarları Onur Ödülleri'nde konuşan Selim İleri, "Ben hep ezilenler için yazdım. Sırtımdaki görünmeyen kamburu başkalarıyla paylaşabilmek için yazdım" dedi.

TÜYAP ile Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliğinde düzenlenen 37. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı ve TÜYAP tarafından düzenlenen Artist 2018 / 28. İstanbul Sanat Fuarı'nın onur ödülleri, önceki akşam Tüyap Büyükçekmece'de gerçekleşen törenle sahiplerini buldu.

Otuz yedinci yaşını 'Hayatı Edebiyatla Kuşatmak' temasıyla selamlayan İstanbul Kitap Fuarı'nın onur yazarı Selim İleri, ödülünü TÜYAP Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Ünal'dan aldı.

"BEN HEP EZİLENLER İÇİN YAZDIM"

Ödül töreninde yaptığı konuşmada, TÜYAP'ın çok önemli bir iş yaptığını, Türkiye'de kitap fuarı düzenlemenin zor bir iş olduğunu hatırlatan İleri, "37 yıl önce bir otelin balo salonunda başladı bu fuar. Şimdi aramızda olmayan büyük şair Cemal Süreya, iyi ki aramızda olan Adalet Ağaoğlu ve ben birlikte imza gününe katılmıştık. Adalet Hanım’ın önünde uzun bir kuyruk vardı. Cemal Süreya da öyleydi. Benim pek yoktu. Ama o kuyrukta, nasıl anlatmam gerektiğini çok düşündüm buraya gelirken, açıkça söylemek gerekirse yüzü çok güzel, siyah elbiseli kambur bir genç kadın vardı. 'Bu kız bana gelirse yazar olacağım' dedim içimden. Ve o kız bana geldi. Çok şey borçluyum ona, bana okurumu öğretti. Ben hep ezilenler için yazdım. Sırtımdaki görünmeyen kamburu başkalarıyla paylaşabilmek için yazdım. Hiç beklemediğim bir şeydi bu onur yazarlığı, TÜYAP'a sonsuz teşekkür ediyorum" dedi.

14 Kasım 2018 Çarşamba

Kimliksiz kaldırım taşı



Öyle karanlık bir gece ki, hayaletlerin bile muma ihtiyacı var. Beyin senkronizesi altında, ezikliğimin gölgesine eşlik ediyorum. Ritmik adımlarla sessizliğimi indirgeyen sakin yürüyüşler yapıyorum. Dahilistik yapısallar ilgimi çekiyor. Onlara dokunmak, insana dokunuyor olmalı.

Yerçekimiyle uyum sağlayan harika bir elektrik akımına patika yoldan uğramaya karar verdim bu gece. Titreyen dizlerimin sesi ve ben, yankısı yüksek mağaralara hayalperest unvanı alkışladıkça ilerliyoruz. Üzerine bastığım ince çalı çırpı, titreyen dizlerimin güçsüzlüğünü tekmeliyor ve soğuk beton ile şahane bir temas kuruyoruz. Yüzüme düşen saçlarımı ittirmek istercesine kafamı yukarı kaldırıyorum ve ürkütücülüğün tam ortasına kamp kurduğumu fark ediyorum. Dizlerimi temizlemek için uyuşmuş ellerimi hareket haline sokuyorum ve tozları silkeliyorum en sevdiğim elbisemden. Soğuğun son evresine ulaşmış ıslak doku, kaygan zeminde Pollyanna dansı yapmama sebep oluyor. Sendeleyerek ilerlediğim yolun sonunda hoş şeyler yok belki. Ama bu geri döneceğim anlamına gelmez.


Bileğimden süzülen sıcak sıvının kokusu, dudaklarımı titreten gülümsemeyi selamlıyor. Ayna yok belki, olsaydı bile tarif edebileceğimden daha iyisini sunmazdı hiçbir görüntü. Ayakkabısını kedinin çalmış olduğu minik bir kız çocuğu edasıyla, kapalı bilincimin rotasına ayak uyduruyorum. Asık yüzümü duymuş olmalı karanlıktan gelen yarasalar. Geri dönecek miyim? Hayır.


Arkamda bıraktıklarımla tekrar karşılaşmak istemediğim şu dakikalar, yarasaların oyununa eşlik edecek cesareti simgeliyorum hayal dünyamda. Her gün Stockholm limanından kalkan beyaz tekneyi düşünüyorum, dalgalara meydan okuyan adama bir kez olsun engel olmayışını canlandırıyorum kafamda. Denizin maviliğini paylaşmanın güzelliğine gözyaşımı siliyorum. Ateşten eli yanan çocuğu düşünüyorum, ateşle harikalar yaratmaktan vazgeçmeyen yanık iziyle dolmuş ellerini sergilemekten çekingenlik duymayışını alkışlıyorum.


Dünyanın güzelliğinden saklanmış bu mağaranın içinde ne aradığımı bulmaya çalışıyorum. Kaybolmuş ışığa arkadaş olmayı teklif ediyorum ama bana cevap vermiyor. Saatlerdir görmüyoruz birbirimizi. Kaçmaktan pes etmek için erken bir zaman olmalı diye düşünüyorum. Öyle olmasını istediğim için. Dilediğim gibi dokunduğum soğuk duvarların, buz olmuş tenimi ısıtmasını umut ediyorum. Serbest. Gözle görünmeyen ama sesiyle sağır olmamı dile getiren zincirlerin, ayak bileklerimi mosmor yaptığını göremeyeceğim kadar karanlık olan bir gecede nefes almaya çalışıyorum. Ses tellerime bağlanmış düğümleri ıslatacak bir damla su olduğunu hayal ediyorum, böylesi daha kolay.


İfadesizliğime öpücük kondurmak istersen, önce kan çanağına dönmüş gözlerime üfle. Belki de uykusuzluğuma ayak basıyorum, kör zeminlere güvenmekten başka çarem olmadığı düşüncesiyle. Ne de olsa burada da yalnızım, tıpkı dışarıda olduğum gibi. Bol güneşli cümleler sarf etmeyi ben de isterdim, ama heyecanlandırmıyor beni fırtınasız-yağmursuz hiçbir ertesi sabah. Geriye dönüp baktığım karanlık, neden önümdeki karanlıktan daha aydınlık?


Sorgulamaktan yorulmayacağımı biliyorum. Bu da benlik duygusunun ana düşüncesi değil miydi? İster sevgi ister nefret, özgürce önüne bakabildiğin kadar sayılırsın dışarıdaki hayatta. Yavaş yavaş anlıyor olmalısın ne için bu karanlığa katlandığımı. Aydınlığın sunmadığı huzurumsu afrodizyak esintiyi hissettiğim tek yere sahip olmayı terk edip gitmem, akla gelir iş değil.


Kafamdaki binlerce soruya bıçak dayıyorum korkusuzca, keserse çok canım yanar mı? Stabil yaşamlar da bir gün globalleşir mi? Mağaralar neden huzur verici? Babam böyle pasta yapmayı nereden öğrendi?



blossom

Joan Osborne'den Bob Dylan'ın şarkılarına feminist yorum

Joan Osborne, son projesi 'Songs of Bob Dylan' ile Garanti Caz Yeşili konserleri kapsamında 17 Kasım'da Zorlu PSM'de...

7 Grammy müzik ödülü adaylığı bulunan, dünya çapında milyonlarca albümü satılan performans sanatçısı ve söz yazarı Joan Osborne, son projesi Songs of Bob Dylan ile dünya turnesine çıkmaya hazırlanıyor.

BOB DYLAN'IN ŞARKILARINA FEMİNİST YORUM

Songs of Bob Dylan albümüyle vokal dehasını tüm saflığıyla ortaya koyan Osborne, Bob Dylan'ın sevilen şarkılarına feminist bir yorum katarak yeni tatlar yaratıyor.

The New York Times'ın Osborne’un projesine, "Cesur bir zekâ ile muhteşem bir yorum" cümlelerini kullandığı sahne şovunda Dylan'ın poetik ve duygusal söz yazarlığı, Osborne'un eşsiz sesiyle bambaşka anlamlar kazanıyor.

Biletler, Biletix ve mekân gişeden temin edilebilir.

TARİH: 17 Kasım 2018 Cumartesi
YER: Zorlu PSM - Turkcell Platinum Sahnesi
ADRES: Zorlu Center Beşiktaş - İstanbul / Telefon: 0850 222 67 76
KONSER SAATİ: 21.00





11 Kasım 2018 Pazar

Benliğin ahlak yasası


Hayatta neler olup bittiğini bilmek istemiyorum artık. İçimdekilerin canımı yakmasını kaldırmaktan da çok sıkıldım. Yaşamanın verdiği tadı nerede kaçırdıysam oraya gitmek istiyorum. Ama önce o tadı hatırlamam gerek, biliyorum. Ağırlığımı taşıyabilmenin zorluğunu paylaşabileceğim bir şey ile karşılaşabilirliğimi sorgulamaktan çok yoruldum. Farkında olmaktan yoruldum, farkında olmaktan nefret ediyorum. Ve hâlâ buna katlanmamdan da yoruldum.
İnsanlar nasıl olduğumu sorduğunda onlara karşı gerçek olmak istiyorum ama bu çok aptalca. Muhtemelen neyim olduğunu sordukları ve meraklı görüntülerini netleştirdikleri bir biçimde anlatacağım şeyleri bekleyecekler. Nasıl? Daha ben anlamadım ki, size ne anlatayım? Zaten anlatmaya kalksam da bir bok anlamayacaklar. Çünkü bana neyim olduğunu sorduklarında, onlara elle tutulur nedenler sunmamı bekliyorlar. “Başka ne olabilir ki,” diyorlar kendi kendilerine, ihtimal veremiyorlar. İhtimal verdiklerimin ihtimallerini ölçmekten çiçeklerimin solduğunu ifade edemediğimden, kaldıramıyorum o ihtimallerini ortadan.
İçimde susmayan şeyler var, kanıtı yok, varlığı yok, kimliği ve resmi yok. Sadece içimdeler ve ben bunu açıklamak zorunda değilim. Çünkü bunun asla bir anlamı olmazdı. Sadece, ne kadar çok "sadece" kelimesine uzandığımı fark ediyorum. Sadece şu, sadece bu, tamam mı? Tanrım, bu sadeceler hiç bitmez mi? O halde ne diye hâlâ sadece... diye ifade etmekten vazgeçmiyoruz ki...
Artık güçlüymüş gibi davranmak istemiyorum. Artık mutluymuş hissine sahip biriymiş gibi görünmek istemiyorum. Artık içimdekilerin benim için her gün ölüm töreni düzenlemelerine izin vermek istemiyorum. Beynimin kurguladığı tuhaf farkındalıkların yükünü kaldırabileceğim bir dolabım olmadığı için çok kızıyorum. Kime ve neye henüz karar vermedim. Neler olduğu hakkında bir fikrim yok. Belki de fikrim çok ama hiçbir şey bilmemenin verdiği boşluğun yarattığı hisse ihtiyaç duyduğum için kendimi buna inandırıyorum.
Birden fazla şey düşünüyorum, ayırt etmek zor. Biliyorum, hepsi bu dünya kadar gerçek. İfade etmek bile bende öfke sinyalleri veriyor. Ellerimle canımı acıtıp ruhumu kanatmak istiyorum.
Ama bilirsin, asıl zarar vermek istediğim bedenim değil. Hatta bedenim, bu hikâyede ve iktidar alanının tamamıyla dışında. Çünkü bazen gösteremezsin, yapamazsın.


blossom

Cihat Duman'ın 4. şiir kitabı 'Olma Borcu' çıktı

Şiirini, çağının dili ve zamanın argümanlarıyla kuran Cihat Duman, dördüncü şiir kitabı Olma Borcu ile kendi şiir külliyatına esaslı ve ontolojik bir tuğla daha ekliyor.

İnternetin olmadığı bir dünya artık hayal edilemiyor. Bu durum Cihat Duman şiiri için de geçerli: Onun olmadığı bir günümüz şiirinden söz etmek artık mümkün değil. Çünkü o, kendi çağının diliyle ve zamanın argümanlarıyla kuruyor şiirini. Şair, dördüncü şiir kitabı Olma Borcu ile kendi şiir külliyatına esaslı ve ontolojik bir tuğla daha ekliyor.

arkasından konuştuğun
hakkında fikirler telef ettiğin
belki kırmızı giyer diye yeşil giydiğin
bir fil müddeti dağlı kaldığın o çarpık çelişkiyi
sapsarı bir neşeyle katlandığın hastalığa sebep görebilirsin
bunu ona söyleme bunu ona anlat ve ağlat
tımarlı sipahiler ve köy korucuları duysun
küre-i arzın bütün plastik halkları adına
çıkarılmamış bir savaş gibi
öksürülmemiş bir mikrop gibi
ben bir acı sandalyesiyim
denge kusuyorum
bıktığım denge


8 Kasım 2018 Perşembe

Dokumacılıktan şairliğe: Pieter Langendijk

Dokumacılıktan oyun yazarlığı ve şairliğe geçiş yapan Pieter Langendijk, 1724-1744 arası Haarlem'e şehir sanatçısı olarak atandı ve bu şehir için yıllık şiirler yazdı.

Hollandalı dokumacı, sanatçı, dramatist ve şair ​Pieter Langendijk, 25 Temmuz 1683'te Hollanda'da doğdu. Babasının ölümü üzerine, annesiyle 1695'te Lahey'e taşındı ve annesi bir keten dokuma atölyesi açtı. Langendijk, dokumacı ve desen taslakçısı oldu ve şiir yazmaya başladığı sanatçı çevrelerine katıldı.
1708'de Frans van Steenwijk'ten çizim ve boyama dersi alan Langendijk, 28 yaşında "D'on Quichot op de Bruiloft van Kamacho"yu yazdı. Başarı elde edince kendini yazmaya verdi.
Aynı zamanda Moliere'den çeviriler yaptı ve onun tarzında yazan Langendijk, Hermanus Angelkot ile belediye başkanı Nicolaes Witsen'e adanmış bir Cato yazdı.
1722'de annesiyle birlikte Haarlem'e geri döndü. 1724-1744 arası Haarlem'e şehir sanatçısı olarak atandı ve şehir için yıllık şiirler yazdı. Annesinin 1727'deki ölümünün ardından, on bir yıl sonra ölecek olan hasta ve huysuz bir kadınla evlendi.
1747'de kitaplarının ve eşyalarının büyük bir bölümünü satmak zorunda kalan Langendijk, Haarlem'in Proveniershuis şehrinde yaşadı ve şehirde tarih yazması karşılığında kendisine bedava bir yer verildi.
Haarlem kentine yönelik yıllık şiirleri, 1745'te yeğeni Hendrik Spilman tarafından gravürlerle derlenmiş ve yayımlanmıştır.
Haarlem'in tarihi üzerine yaptığı çalışma hiçbir zaman yayımlanmadı, ancak elyazması 1765 yılında Gerrit Willem van Oosten de Bruyn tarafından kullanıldı.
9 Temmuz 1756'da Hollanda'nın Haarlem kentinde hayatını kaybeden 
Pieter Langendijk'in eserleri Karşılıklı Evlilik Aldatmacası (oyun, komedi) ve Hollandalı Tüccarların Aynası (oyun, trajedi) olarak bilinmektedir.

Derleyen: Özgün Onat

Evet, İsyan / İsmet Özel (Video)


Demirden sağnaklar altında uyur sevdiğim
göğsünde hazin ayak izleri eski Şubatların
onu yaralar kıpırdatıyor
ve o sertelmektedir yaralardan
kasıklarına boşalmaktadır nal sesleri
saçları bukleli bir çocuğu öperek uyandıran
içimize güneşler bırakan nal sesleri.
Keserle yontulmuş bir ağzı var sabahın
varınca bayrakları, marşları duyuyorum
başım çılgınca sarsılan dallarla uğraşıyor
durup dineliyorum bütün taframla
bütün taframla, bütün yumruklarım, bütün
hantal yüreklerin olduğu orda.

Kesik kolları var aşkın
döl ve inat barındıran.
Hırpanî bir okşayışla akşam
yanaşınca çocuklara
ben karakavruk yüzümün arkasında
kırbaçlayarak büyüttüğüm ağrıyı bırakıyorum
bana ne çerçilerden, çerilerden, kullardan
halksa kal'am onu kal'a kılan benim
boşanır damarlarıma yılların kahraman gürültüsü
çünkü kavganın göbeğidir benim yerim.

Ay vurunca çatlatır göğsümdeki mahşeri
çünkü kavganın göbeğidir benim yerim
canlarım, kollarında Parti pazubentleri
dik başlar, erkek haykırışlarla
göndere, en yukarlara çekiyorlar
en yukarlara çatlıycak kadar aşkî yüreklerini.
Yıllardır çocuk başları akıyor yamacımızdan
yıllardır balçıklı bir hayvan çeperlerimizde
kentlimiz cebinde cinayet fotoğraflarıyla sofraya oturuyor
köylü -biraz sessizlik- ne tuhaf bir kelime?
Asfalt yakıyor genzimi
asfalt adamlarını topluyor aramızdan
yıkılıp omuzdaşlarının seslerine
yıkılıp bir boran içinde toplayarak çiçeklerimi.

Ben merd-i meydan
yani toprağın ve kanın gürzü
güllerin bin yıllık mezarı bendedir
yukardan bakarım efendilerin pusatlarına
insanların bütün sabahlarını merak ederim
gök hırpalanmaktadır merakımdan
ıtır kokan benim yumruklarımdır
benim kavgamdır o, aşk diye tanınan.

Alanlara çok bilenmiş yüreğim alanlara
vurulsun kösleri şu gâvur sevdamızın
vursun isyanın bacısı olan kanım karanlığa
Zülküf de vursun.
Yüzüne ay kırıkları çarpıp uyansın sevdiğim.