kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Temmuz 2026 Pazar

'Karnavalesk' Bir Sistem Eleştirisi: Yarabıçak | Nuray Tekin

"Sizce boşluk Tanrı'dan önce midir? Yani Tanrı boşluktan mı zuhur etmiştir? Ya da önce Tanrı, sonra boşluk mu oluştu? Tanrı’nın faaliyetlerini 'kimse' ve 'şey'in oluşturduğunu biliyor, tanık oluyoruz. Öyleyse, Tanrı 'kimse' ve 'şey'in olmadığı boşluğu yaratma gereğini neden duydu? Kutsal kaynaklarda 'boşluk'tan neden hiç söz edilmemiş? 'Kimse' ve 'şey' için başlangıç noktası olan boşluk neden dikkate alınmayarak 'ol!' emriyle geçiştirilmiş." (s. 517)

Ömer Faruk'un Yeni İnsan Yayınları tarafından genişletilmiş 2. baskısı yayımlanan Yarabıçak adlı denemesi şu an içinde bulunduğumuz "sistem"in kök(en)lerine, başlangıç noktalarına, başka bir deyişle ilklere doğru, tüm bağları-bağlantıları çözerek ilerleyen bir düşünce yolculuğu. Devingen içyapısını en iyi tanımlayacak, ona en uygun sözcük "yolculuk". Metnin bu yapısı kendi biçimini yaratmış, başka bir deyişle metin kendi yolunu çizmiş. Parçalı gibi görünen biçimsel yapısı bundan. Yazıda (özellikle de edebiyatta) biçim, içi boş bir kalıp değildir. Biçimi (anlatım biçimini de) yaratan, yapıtın "meselesi"dir, o da yazma süreci içinde ortaya çıkar; deyim yerindeyse, bir anlamda yazardan da bağımsız olarak, "mesele" kendi formunu doğurur. Bu nedenle biçim içeriktir, içerik de biçim. Yarabıçak bu anlamda hem biçimsel hem de türsel sınırları zorlayan, "ihlal eden" bir metin. (Tabii tür sorunu ayrı bir tartışma konusu.) Yazar da sınırları ihlal eden bir tür olduğu için denemeyi seçtiğini belirtiyor. Biçim sorununa daha sonra yeri geldikçe döneceğiz. Metnin meselesi nedir peki? Bunu da metnin yolunu çizen birtakım anahtar sözcüklerin yardımıyla anlamaya çalışacağız:

Boşluk: "Boşluktan daha derin (yoğun) başka şey var mı?" Ortadoğulu münzevi Abdülgaffar el Hayati'nin bu sözü tüm metin boyunca birçok kez karşımıza çıkıyor. Kitabın genişletilmiş baskısına eklenen baştaki "Çünkü..." bölümü boşlukla ilgili, genellikle Uzakdoğulu felsefecilerden yapılan alıntılarla başlamış. Kuantum fiziği evrende "gerçek" boşluk olmadığını söylüyor. Evrenin en dinamik, aynı zamanda en derin ve gizemli yanını da bu oluşturuyor, çünkü karanlık enerjiyle bağlantılı. Ortadoğulu münzevi tüm bunları biliyor olabilir mi? Düşünsel düzeyde boşluk var mıdır, varsa nasıldır? Toplumsallaşma sürecinde zihnimize yerleştirilen kodların yokluğu ya da yok edilmesi mi? Bu boşluk, evrende olduğu gibi, yaratıcı edimin dölyatağı olabilir mi?

Sessizlik ve dil: Yazara göre boşluğun ifadesi sessizlik. Sessizlikten çıkıp dile ve yazıya gireriz. Dile ve yazıya girmekle insan dünyayla dolaysız ilişkisini kaybeder, düşünce kodların egemenliğine girer. Yazarın deyimiyle "haritalandırılmış düşünce"dir bu. Kitapta birçok kez tekrarlanan "düşünenin düşünceye hükmetmesi" ile "düşüncenin düşünene hükmetmesi" arasındaki zıtlığın da buradan çıktığını düşünüyoruz. İlki boşluğa nüfuz ederek başlar, ikincisi ise haritalandırılmıştır, kodlara dayalıdır. İktidara ortak olmak istemeyen yazar ise (ve "Çok Kalpli Asi") dünyayla sözcükler arasındaki boşluğa talip olur. Haritalandırılamayan (öngörülemeyen, ele geçirilemeyen) düşünce de temsil edilemezlik coğrafyası olarak boşlukta ilerler.

Burada şeylere ad verme, adlandırma ve kavramlar üzerine de metnin çeşitli yerlerinde gönderme olduğunu belirtelim. Şeylere ad vermenin şiddet içerdiğini ve insan türünün dünyaya hâkim olma arzusunun belki de ilk biçimi olduğunu biliyoruz. Kavram birçok yönü, özelliği, niteliği olan, birçok öğeden oluşan "gerçekliği" ya da şey'i tek bir öğede toplar, bu nedenle eksiltilmiş gerçekliktir. Şöyle diyebiliriz: İnsan türünde dil sadece iletişim için değil, Yasa'nın aktarımı için var. Yasa taşıyıcısı olarak dil ile ideolojinin iç içeliği buradan kaynaklanır.

Tüm bu ikilikler aynı zamanda metnin temel sorunlarından biri olan yaban-evcil ikiliğidir.

25 Temmuz 2021 Pazar

Fantastik ve büyülü bir roman: 'Yüce Lider’e Dair'

 

Yavuz Türk’ün distopik romanı Yüce Lider’e Dair, Everest Yayınları etiketiyle raflarda yerini aldı.

Yazar, insanlık tarihinden çok sayıda örneğini gördüğümüz ezen-ezilen, otorite-bağımlılık, zenginlik-yoksulluk, çatışma-direniş gibi karşıtlıkları Yüce Lider’e Dair’de, bambaşka bir gözle okumaya çağırıyor: Çalınan topraklar, saksılara gömülen ölüler, uğultulu orman, yüzünü halktan saklayan bir lider, Dehşetli Soytarı, Yaşlı Balıkçı gibi ilginç karakterlerle birlikte rivayet ve kıssalar arasında büyülü bir yolculuğa çıkarıyor okuru.

BASKICI VE OTORİTER REJİMLERE KARŞI

Şiddet ve kötülüğün kol gezdiği, haritadan silinmiş, zaman ve mekândan azade, sınırları belirsiz bir adadan bizlere masalsı bir dille seslenen yazar, romanda genç bir kızın ağzından aktarıyor tüm hikâyeyi. Baskıcı, otoriter bir rejimin hüküm sürdüğü adada, başkarakterin zamansal geri dönüşlerle birlikte şimdiki zamanı da aynı anda anlattığı, ada halkı ile lider ve meclis üyeleri arasındaki gerilimin yavaş yavaş nasıl tırmandığı, “büyük çatışma” günlerine hangi evrelerden geçilerek gelindiği, her an için sürgün, hapis ve ölüm tehdidiyle korkunun ve ihbarcılığın nasıl yaygınlaştığını ve bir halkın tüm iradesini “yüce liderlere” teslim etmesinin serüvenine tanık oluyoruz kitap boyunca.

24 Temmuz 2021 Cumartesi

Eski Bir Gramofon'dan geriye kalanlar

Nursen Demir’in Gelincik Çeşmesi (2015) ve Önce Kuşlar Gitti (2018) adlı öykü kitaplarının ardından yayımladığı üçüncü öykü kitabı Eski Bir Gramofon, Nisan 2021’de okurlarıyla buluştu.

Yazar, önceki kitaplarında sıklıkla öykülerinin merkezine aldığı çocukluk olgusuna Eski Bir Gramofon’da daha az başvursa da, yoksulluk, hastalık, ölüm ve aşk gibi temaları bu kitabında da işlemeye devam ediyor. Bir çeşit otobiyografik anlatıyı çağrıştıran öykülerinde yazar, kimi zaman birbirini takip eden, kimi zaman iç içe geçen gerçek yaşamöykülerinden okuyuculara çarpıcı kesitler sunarken; renkleri, kokuları ve insan ilişkileriyle bir dönemin toplumsal panoramasını da çiziyor.

KUŞLARIN GÖÇÜNDEN YILDIZLI GECELERE

Nursen Demir’in önceki öykü kitapları Gelincik Çeşmesi ve Önce Kuşlar Gitti’deki öyküler, ağırlıklı olarak, ben-anlatıcı ağzıyla bir çocuğun gözünden aktarılıyor. 1960’lı yılların ortalarında, bir Anadolu kentine bağlı küçük bir ilçede geçen olaylar, küçük anlatıcının ve çevresindeki insanların bir yandan acı ve yoksulluk dolu hikâyelerine odaklanıyor, bir yandan samimi komşuluk ilişkilerini, gülümseten anları, keyifli zamanları işaret ediyor.

Dağın eteklerine kurulu ilçede kışın geçirilen zor günler, yaz tatilinin başlamasıyla birlikte yerini bağ evlerinin serin yaz gecelerine bırakıyor: Kırlangıç, leylek ve turnaların göçü; derenin şırıltısına karışan keklik, bülbül, karga ve kurbağa sesleri; kırlar, çiçekler, arılar, kelebekler; taze domates ve salatalıkla yapılan kahvaltılar ve açık havada yıldızların altında uyunan geceler...

Kanal İstanbul sonrasının distopik anlatısı


İstanbul’un yakın geleceğinde bir “kapanma” hikâyesi... Dünyanın ve insanlığın hızından ödün vermeden ilerlediği, uzay çağının tüm ihtişamıyla aşamalar kaydettiği bir zaman dilimindeyiz ve bu hikâye İstanbul’un “kanal” ile yarılması sonrası var olan eşitsizliklerin artmasının ve insanların müthiş bir sessizlikle içe kapanmasının hikâyesi.






20 Temmuz 2021 Salı

Varol McKars’tan gizlerle dolu bir aşk romanı

Kanadalı yazar Varol McKars’ın sıradışı bir aşk hikâyesini merkezine aldığı Ateş, Su ve Aşk, geçtiğimiz aylarda Başka Yerler Yayınları tarafından yayımlandı. Japonya, Kanada, Türkiye üçgeninde geçen roman, küçük sırlarla dolu yan hikâyelerin ve geçmişten günümüze uzanan tarihsel bir kesitin tek ve büyük bir sırra bağlandığı etkileyici ve güçlü kurgusuyla dikkat çekiyor.

1951 yılında, Sakuragicho istasyonunda gerçekleşen, yüzden fazla kişinin öldüğü korkunç bir tren kazasında hayatını kaybeden genç Japon Hemşire Akemi Yoshida’nın Amerikalı Subay Richard Hale’e duyduğu aşkla başlayan roman, 1990’lı yılların İstanbul’unda Swissotel’deki bir seminerde Su Çağlayan’la tanışan ve görür görmez âşık olan Ateş Cenkata’nın hikâyesine geçiş yapıyor.

SINIR TANIMAYAN, KURALSIZ BİR AŞK YOLCULUĞU

Daha ilk sayfalarında okuyucuyu içine çeken çarpıcı kurgusu ve akıcı üslubuyla Varol McKars, Ateş, Su ve Aşk’ta onu, zaman ve mekândan azade, sınır tanımayan, kuralsız, ölçüsüz ve gerçeküstü bir yolculuğun tam ortasına bırakıyor; hemen her sayfasında aşk üzerine düşünmeye, konuşmaya, sorgulamaya zorluyor.

KORE SAVAŞI’NDAN JAPONYA DEPREMİNE

Kanadalı yazar Varol McKars’ın birbirinden farklı yaşamları buluşturduğu, kendi özyaşamöyküsünden de kesitleri barındırdığı Ateş, Su ve Aşk, okuyucuyu dinlendiren sakin temposunun birdenbire hızlanıp Kore’deki savaş sahnelerinden Japonya’daki deprem ve tsunami görüntülerine, aşkı arayan karakterlerinden ıstırap dolu yalnızlıklarına değin geniş bir tematik zenginlikte yazılmış, soluk soluğa okunacak bir roman.

BİLİNMEZ RÜYALAR, SAKLANAN SIRLAR, DAĞILAN HAYATLAR

Ondan fazla ülke ve otuzu aşkın mekânda geçen romanda, Ateş Cenkata ile Richard Hale’in yaşamı nasıl ve nerede kesişecek? Su Çağlayan’ın kâbusları ile Akemi Yoshida’nın daruma heykelcikleri arasında nasıl bir gizem var? Japonya’dan İstanbul’a, Kanada’dan Amerika’ya bilinmez rüyaların, saklanan sırların, dağılan hayatların ortak noktası ne?

Bütün bu soruların yanıtı, aşkın ölümsüzlüğü üzerine yazılmış destansı bir hikâye olan Ateş, Su ve Aşk’ta...

VAROL MCKARS (VAROL KARSLIOĞLU) KİMDİR?

Yirmi yılı aşkın bir süredir çeşitli mecralarda yazan Varol Karslıoğlu, İstanbul Erkek Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi’ndeki eğitimini tamamladıktan sonra yirmi yıl kadar bankacılık, mali yönetim ve denetim alanlarında çalıştı. Yapı ve Kredi Bankası, PriceWaterhouse, Sabancı Holding, Wella ve Tenneco’da denetçi ve mali işler yöneticisi olarak görev yaptı.

Kariyerinin yanı sıra otomobil tutkusunu yansıtan yazılarına 1998 yılında Dünya Oto Dergisi’nde başladı. Çalıştığı şirketlerdeki kurumsal dergilerin kurucusu ve editörü olarak yayıncılık deneyimi edinen yazar, 2005 yılında ailesiyle birlikte Kanada’ya yerleştikten sonra yazma tutkusunu sürdürdü.

Bir avuç Kanadalı Türk’ün 2000 yılında Türk dili ve edebiyatını Kanada’da yaşatmak için temelini attığı, kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olarak faaliyete geçen Ankara Kitaplığı’nın (www.ankarakitapligi.org) öykü yarışmasında, 2009 yılında üçüncü ve 2010’da da “Amerikan Dolmuşu” adlı öyküsüyle birincilik ödülünü kazandı. Ardından Nine Car Lives adlı, otomobil öykülerinden oluşan ilk İngilizce kitabını ‘Varol McKars’ imzasıyla yayımladı.

Kanadalı Türklerin dijital yayın organı Telve’ye, 2010-2013 döneminde editör ve yazar olarak katkıda bulundu ve Telve’de, otomobil ve seyahat ağırlıklı yazıları ve röportajları yayınlandı. Yine bu süre içinde, Türkiye’nin ilk haftalık otomobil dergisi olan Otohaber’in (haftalık olarak yayımlandığı dönemde) köşeyazarı ve Kuzey Amerika muhabiri olarak 150’ye yakın köşeyazısı yazdı ve her yıl Detroit Otomobil Fuarı’na katılarak, sektörün önde gelen isimleriyle söyleşiler ve analizler kaleme aldı.

Öykü yazarlığını takiben, kendi ifadesiyle yaşamının en önemli “yazı projesi” olan “Roman”ı yazmaya koyuldu. “Ateş, Su ve Aşk”ı yazarak, sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada keyifle ve heyecanla okunacak, aşkın tutkusunu duyumsatacak bir romanı sözcüklere döktü. Bu süre içinde, kendisine roman yazma gibi büyük bir proje için motivasyon sağlayan Ankara Kitaplığı’nın çalışmalarına gönüllü olarak katıldı. Ankara Kitaplığı’nın yönetim kurulu üyesi olan Karslıoğlu, bir önceki dönem de kuruluşun başkanlığını yapmıştır.

Otomobil tutkusunu da hiçbir zaman kaybetmeyen, test ve sektörel analiz yazılarına hem kendi bloğunda (www.autoandroad.com) hem de TAYSAD (Taşıt Araçları Yan Sanayicileri Derneği) (www.taysad.org.tr) bünyesindeki yazılarıyla devam eden yazar, ayrıca www.sonmedya.com.tr sitesinde köşeyazıları yazmaktadır.

On beş yıldır Kanada’da yaşayan, İngilizce ve Almanca bilen Karslıoğlu, turizm ve öğrenci danışmanlığı alanlarında, şirket ortağı, girişimci ve rehber olarak iş hayatını sürdürmektedir. Kanada’daki Türk toplumunun çalışmalarına Ankara Kitaplığı’nın yanı sıra, TEPAC (Kanadalı Türk Girişimciler ve Profesyoneller Birliği) (www.turkishbusiness.ca) ve KTDF (Kanada Türk Dernekleri Federasyonu) yönetim kurulu üyesi olarak da gönüllü katılmaktadır.

(Varol McKars, Ateş, Su ve Aşk, Başka Yerler Yayınları: 2020, Roman, 472 s.)



Belgesel film yönetmeninden sıradışı bir şiir kitabı

Uzun yıllar medya sektöründe televizyonculuk yapan Türker Alagözyaylası'nın 'Muhkem' isimli ilk şiir kitabı okuyucularıyla buluştu.

Jest Kitap markasıyla yayımlanan 'Muhkem'de şair, Garip akımı şiirlerini çağrıştıran bir üslubun yanı sıra, kentin karmaşasını merceğe aldığı şiirlerinde de İkinci Yeni şairlerini selamlıyor.

SOKAK ÇOCUKLARINDAN MUTSUZ BİREYLERE

Türkiye'nin 80 sonrası yaşadığı sosyokültürel değişimi şiirseverlere kolay, anlaşılır ve yalın bir dille yansıttığı kitabın ilk bölümü olan 'Düşüstü'nde şair, çocukluktan ilk gençliğe geçiş evresinde henüz yitirilmemiş değerlerin, dostluğun, arkadaşlığın, aşkın, sevginin, tutkunun ve paylaşımcılığın izlerini sürüyor. İmaj ve paranın insani değerlerin yerini aldığı kitabın ikinci bölümü olan 'Kartondan Burjuva'da ise, kentte yaşayan bireyin dramını çarpıcı ve kaotik bir dille aktarıyor; kentin arka sokaklarını mesken tutmuş kir pas içindeki çocukları, intihara meyilli mutsuz bireyleri, yalnız ve çaresiz yoksulları şiirin merkezine koyarak tüm 'sağlamlığı' ve 'kartonluğu' ile etraflarında yaşanan karmaşaya bakıyor hüzünle.

PERSONASINI ARAYAN ŞAİR

Şair, çocukluk ve ilk gençlik yıllarının ardından büyümüş olmanın bedelini de bir sonraki 'Narkolepsi' bölümünde ödüyor. Çünkü bunca altüst oluş ve değer erozyonu, son kertede hepimiz gibi onu da kaçınılmaz olarak uyku ile uyanıklık arasındaki sancılı düşlere sürüklüyor. Sade, yalın bir dilden gerçeküstücü bir çizgiye geçerken de, "aynam/ keskin yamacım/ göster bana suretimi/ gerçeğimi" diyerek kendi personasını arıyor.

Bir dönem NTV'de yayın yönetmenliği ve prodüktörlük görevlerini üstlenen Türker Alagözyaylası, yer yer sinematografik öğelere de başvurduğu 'Muhkem'de okura, "Küçük Kıyamet" şiirinde yaptığı gibi, herkesin derin bir yalnızlığın içine gömülüp tek kelime konuşmadığı, ne acıyı acı gibi yaşayıp ne de büyük meseleleri dert edinmeden sadece kendi küçük kıyametine mahkûm oluşunu da gözler önüne seriyor.

POSTMODERN DÜNYAYA İTİRAZ

Halen kısa film ve belgesel film alanındaki çalışmalarını sürdüren Türker Alagözyaylası, gerçeküstücü bir dille kurduğu ilk şiir kitabı 'Muhkem'de şiirseverlere, özlemini çektiğimiz çocukluktan yitirilmiş aşklara, kent yalnızlığından korkulu rüyalara, mutsuz insanlardan karton karakterlere çarpıcı bir panorama sunuyor. Kitap boyunca, kentin çarkları altında ezilen bireyi hastalıklı düşler arasında gezinen gölgeler gibi hareketli resimlere dönüştürürken; ayrılığı, hüznü, acıyı, sevgiyi, yoksulluğu ve çaresizliği de kapitalizm ve postmodern dünyanın karşısına bir itiraz olarak koyuyor.

TÜRKER ALAGÖZYAYLASI KİMDİR?

1979 yılında Çorum'da dünyaya gelen Türker Alagözyaylası, Turizm Otelcilik Yüksekokulu'nun ardından üniversitede işletme ve sinema-TV eğitimi aldı.

2007-2008 yılları arasında Oda TV internet sitesinde editörlük yaptı, daha sonra dört yıl boyunca NTV'de yayın yönetmenliği ve prodüktörlük görevini üstlendi.

Şimdilerde mesleğini bağımsız olarak sürdüren şair, kısa film, video klip ve belgesel film yönetmeliğinin yanı sıra, halen belgesel film alanında çalışmalarına devam etmektedir.

'Muhkem', şairin ilk şiir kitabıdır.



9 Ocak 2019 Çarşamba

Edebiyatımızda bir devrin sonu: 'Eski Köye Yeni Roman'


Erkan Irmak, Eski Köye Yeni Roman'da bir dönem boyunca Türkiye'de etkili olmuş "köy romanı" türünün tarihini, kökenini ve sonunu ele alıyor.
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e köy ve köylüye bakışın biçimlenişi ve dolayısıyla köyde geçen ya da köy temalı romanlarla köy romanlarının arasındaki türsel farka odaklanıyor. Bunu aynı zamanda kuramsal bir meseleye, romanın ne olduğu ve köy romanlarının nasıl tanımlanabileceği sorusuna ayırarak ayrıntılandırıyor.
Roman türünün diğer edebi türlerden nasıl ayırt edilebileceğini, ontolojik ve epistemolojik kaynaklarının neler olduğunu, roman hakkında öne sürülen farklı teorik yaklaşımların nasıl yorumlanabileceğini ve nihai olarak da bu tartışmaların sonunda bir "köy romanı" fikrinin hangi özellikler etrafında çerçevelendirilebileceğini tartışıyor.
Erkan Irmak, bir yandan 1950'den 1980'e uzanan bir süreçte "köy romanı tarihi" kılavuzu oluşturmaya çalışırken, diğer taraftan köy romanı türünü etraflıca tartışan bir kaynak ortaya çıkarıyor.

ERKAN IRMAK KİMDİR?
1983 yılında İstanbul’da doğdu. Lisans, yüksek lisans ve doktora derecelerini Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı. Kayıp Destan'ın İzinde adlı Nâzım Hikmet'in Kuvâyi Milliye ve Memleketimden İnsan Manzaraları'na odaklanan yüksek lisans tezi, 2009 Memet Fuat Eleştiri/İnceleme Ödülü'ne layık görüldü. Aynı adla İletişim Yayınları’nca yayımlanan kitabı ise 2011’de Cevdet Kudret Jüri Özel Ödülü’nü kazandı. Azade Seyhan'ın Modern Türk Romanı isimli çalışmasını Türkçeye çevirdi.
Makale, deneme, çeviri ve eleştiri yazıları çeşitli dergi ve kitaplarda yer almıştır. 2011'den bu yana İstanbul Şehir Üniversitesi'nde eleştirel okuma ve yazma dersleri vermektedir.

(Erkan Irmak, Eski Köye Yeni Roman – Köy Romanının Tarihi, Kökeni ve Sonu (1950-1980), İletişim Yayınları, İnceleme, Aralık 2018, 332 s.)

30 Kasım 2018 Cuma

Sende olmayan şey başkalarında da olmayınca...


Mehmet Ferah'ın 30 yıldır evindeki bir sandıkta biriktirdiği öykülerinden oluşan Düş Vadisi isimli kitabı Başka Yerler Yayınları etiketiyle geçtiğimiz aylarda okuyucusuyla buluştu. Kitapta, maden işçilerinin zorlu yaşam koşullarından akıl hastalarının sorunlarına, 17 Ağustos'taki büyük Gölcük depreminden kavuşulamayan aşklara değin birbirinden çarpıcı 15 öykü bulunuyor.

Büyük bir ustalıkla işlediği öykülerinde yazar, okuyucuyu kâh gülümsetecek, kâh hüzünlendirecek büyülü bir dünyaya çağırıyor; düşlerden kurulu bir vadiden geçerken sadece sevginin sıcaklığını hissetmekle kalmayacak, ruhun ıstırabını da duyumsayacaksınız; hemen her öyküde hayatın anlamını sorgularken, ansızın çocukluk ve ilk gençlik yıllarınıza dönerek bir anda gülümsemeye başlayacaksınız.

GÖÇÜK ALTINDA KALAN İŞÇİLERE ANLAMLI SELAM

Kitabın şiirsel bir dille açılan ilk öyküsü "Düş"ün ardından, Soma'da hayatını kaybeden 301 maden işçisinin anısına ithaf edilen "Maden" öyküsüyle karşılaşmak, okuyucuda tam bir şok etkisi yaratıyor. Patlama sonrası göçük altında kalan bir işçinin kurtarılmayı beklediği o gerilimli ânı ustalıkla işleyen yazar, yerin yüzlerce metre altında korkulardan oluşmuş bir atmosfer yaratıyor.

18 Kasım 2018 Pazar

Robert Musil'den 'Aptallık Üzerine'


Niteliksiz Adam'ın yazarı Robert Musil'in Aptallık Üzerine kitabı, Ersan Üldes'in çevirisi ve Sel Yayıncılık etiketiyle raflarda...

Aptallığı aptallık yapan nedir? Modern edebiyatın büyük yazarlarından Robert Musil'e göre aptallık, zekâ eksikliği değil, daha çok duygu hatasıdır, üstelik tam olarak kavranması imkânsızdır. Bazen deha ve aptallık öylesine iç içe geçer ki, onları birbirinden ayırmak mümkün olmaz. Üstelik onun üzerine konuşmak başlı başına bir paradoksa neden olur: Aptallık üzerine konuşan biri aptal olmadığını varsayar, böylece kendisini zeki saydığını göstermiş olur, oysa bu da aleni bir aptallık işaretidir. Elbette bir de kitlelerin ve kalabalıkların engellenemez aptallığı sözkonusudur.

Aptallık, insanlık durumunun bir nevi mütemmim cüzüdür. Alman faşizmi gücünün doruğundayken gerçekleştirdiği bu ünlü konuşmasında Musil, benzersiz üslubu ve kusursuz humoruyla, kendini de temize çekmeden her tür aptallığı ciddiyetle ti'ye alıyordu.

Aptallık Üzerine, Nazilerin nefret ettiği ve kitaplarını yasaklattığı Musil'in en sert, aynı zamanda en eğlenceli metinlerinden biri.

"Gerçek kara mizah, ruhban sınıfını hedef alırken komünistleri de tedirgin etmeli, aptallığı yargılarken bunun içine yazarı da almalıdır."

(Robert Musil, Aptallık Üzerine, Çev.: Ersan Üldes, Sel Yayıncılık 2018, Eleştiri, 88 s.)


11 Kasım 2018 Pazar

Cihat Duman'ın 4. şiir kitabı 'Olma Borcu' çıktı

Şiirini, çağının dili ve zamanın argümanlarıyla kuran Cihat Duman, dördüncü şiir kitabı Olma Borcu ile kendi şiir külliyatına esaslı ve ontolojik bir tuğla daha ekliyor.

İnternetin olmadığı bir dünya artık hayal edilemiyor. Bu durum Cihat Duman şiiri için de geçerli: Onun olmadığı bir günümüz şiirinden söz etmek artık mümkün değil. Çünkü o, kendi çağının diliyle ve zamanın argümanlarıyla kuruyor şiirini. Şair, dördüncü şiir kitabı Olma Borcu ile kendi şiir külliyatına esaslı ve ontolojik bir tuğla daha ekliyor.

arkasından konuştuğun
hakkında fikirler telef ettiğin
belki kırmızı giyer diye yeşil giydiğin
bir fil müddeti dağlı kaldığın o çarpık çelişkiyi
sapsarı bir neşeyle katlandığın hastalığa sebep görebilirsin
bunu ona söyleme bunu ona anlat ve ağlat
tımarlı sipahiler ve köy korucuları duysun
küre-i arzın bütün plastik halkları adına
çıkarılmamış bir savaş gibi
öksürülmemiş bir mikrop gibi
ben bir acı sandalyesiyim
denge kusuyorum
bıktığım denge


8 Kasım 2018 Perşembe

Yavuz Türk şiir anlayışını anlatıyor


Şair Yavuz Türk'le Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü'ne değer görülen kitabı Sonra, Doğdum ve şiir anlayışına yönelik Varlık dergisinde gerçekleştirdiğimiz söyleşiden bir kesit...

Hayatımın bir döneminde kumaşla fazla haşır neşir olduğum bir zaman dilimi vardı. İlk gençlik çağlarında, dört yıl kadar tam zamanlı, sonraki iki yıl da yarı zamanlı olarak nakış atölyelerinde çalışmıştım. Epey sıkıntılı fakat benim açımdan çok verimli olan dönemlerdi. Bu kumaş merakı da uzun bir zaman boyunca 'profesyonel' olarak kumaşla böylesine bir ilişki kurmaktan kaynaklanıyor sanırım. Bir de kumaş denilen nesneyi ben seviyorum. İmge açısından insanı çok fazla yere gönderebiliyor.

***
Ben aslında dinin vazettiği kaderci anlayıştan farklı düşünüyorum. Bendeki kaderci anlayış sanırım biraz da kötümserlikten besleniyor. Dünyanın iyiye doğru seyredeceğine dair inancım çok zayıf.

***
İnsanın yaşadığı her çağda, ölümü hiçbir zaman aklına getirmeden saçma sapan bir karmaşa ve hırs çemberi içinde yaşayıp gittiği duygusu var. Diğer yandan, ben de dahil olmak üzere, yaşadığımız coğrafyada başımıza gelenlerden ders almama gibi tuhaf bir özelliğe sahibiz. (...) Bütün bunlar olurken, ya kalıp bunlarla ölümüne mücadele etmeyi seçeceğiz ya da kendi kuytumuza biraz daha çekilip üzülmeye ve bu esnada da akıl sağlığımızı korumaya çalışacağız. Ben işin kötüsü, ikinciye daha meyilliyim. Doğru bir şey değil, ama bir noktadan sonra şair-özne şuna dönüşüyor: Kendi kabuğuna (veya tercihen fildişi kuleye) çekilmiş, etrafında olan bitene, insanın gidişatına bakarak kederlenen ve bu kederlenmeye kendi ontolojik meselelerini iyice yedirerek şiir söyleyen bir garip âdem. Velhasıl, "coğrafya kaderdir" mefhumunu her gün daha fazla hissettiğimiz bir harita parçasında yaşıyoruz. Öyleyse, küçük ve sevimsiz bir kelime oyunuyla şöyle de diyebiliriz: Coğrafyanın aynı zamanda keder olduğu bir yer burası.

***
İnsan yaşadığı hayatı iyileştirmek istiyor. Bu kaçınılmaz. Ama biz her taze heveste, bir yandan da ortaya çıkan yeni sorunlarla da uğraşmak durumunda kalıyoruz. Ada, insanın kaçmak istediği, ama sorunlarla boğuşmaya devam ettiği bir yer. İşte bu yüzden daha doğarken o ada ütopik değil, distopik bir yer olarak çıkıyor ortaya. Distopya bir kurtarıcı olabilir mi insan için, emin değilim. Olsa olsa bir son uyarı, köprüden önce son çıkış levhası. Benim için ise biraz teselli anlamına geliyor. Eğer görebilirsek, 30-40 yıl sonra dünya daha korkunç bir hal alacak; buna hiç şüphe yok. (Söyleşinin tamamını aşağıdaki görsele tıklayarak okuyabilirsiniz.)

'Kavuşamazsan, aşk...' | 'Zor Sevdalar' yeniden raflarda

Calvino'nun on üç yolculuk hikâyesini kaleme aldığı Zor Sevdalar, Semin Sayıt - Rekin Teksoy çevirisi ve YKY etiketiyle bir kez daha raflarda...

Italo Calvino Zor Sevdalar kitabında arzunun nesnesine yapılan on üç yolculuk hikâyesi anlatıyor. Yalnızlık, iletişim sorunları ve sessizlik eşliğinde aşkın hep bir kavuşamama hali olduğunu yalın ve etkileyici bir dille fısıldıyor.
Rekin Teksoy ve Semin Sayıt'ın çevirdiği Zor Sevdalar, Calvino ile varlığın derinliklerinde müthiş bir gezinti...
"Düşte belleğin derinliklerinden gelen bir varlığın ilerleyip kendini tanınır kılması, ardından hemen beklenmedik bir şeye dönüşmesi, neye dönüşebileceği bilinmediği için, daha dönüşmeden önce bile korku vermesi gibiydi."
(Italo Calvino, Zor Sevdalar, Çev.: Semin Sayıt - Rekin Teksoy, Yapı Kredi Yayınları 2018, Öykü, 112 s.)

ITALO CALVINO KİMDİR?
15 Ekim 1923'te Küba'nın Santiago de las Vegas kentinde doğdu. 19 Eylül 1985'te geçirdiği beyin kanaması sonucu İtalya'da Siena'da yaşamını yitirdi. Genç yaşta Küba'dan İtalya'ya göç etti. Kurmaca yazarlığının yanı sıra, İtalya Komünist Parti üyeliği, Einaudi Yayınevi'ndeki göreviyle tanındı. Gazetelerle çeşitli dergilerde yazılar yazdı.
II. Dünya Savaşı sonrası İtalyan kültürünün en önemli adlarından biri oldu. Birçok edebiyat ödülü kazandı. 1960 yılında yayınlanan I Nostri Antenati (Atalarımız) adlı kitabında yer alan fantastik öyküleriyle uluslararası bir üne ulaştı.
1950'lerde fantezi ve alegoriye yöneldi. Yazdığı üç anlatı ününü pekiştirdi: İkiye Bölünen VikontAğaca Tüneyen Baron ve Varolmayan Şövalye. Bilinçakışı yöntemiyle yazdığı ve evrenle insanların yaratılışını konu alan Kozmokomik Öyküler'den Marco Polo - Kubilay Han ilişkisi çerçevesinde arzu, bellek, yaşam, ölüm gibi temaları büyük bir incelik ve şiirsellikle işlediği Görünmez Kentler'e; yazma ve okuma etkinliğini, okurun anlatı sanatıyla karmaşık ilişkisini ele aldığı Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu'dan, İtalyan masallarını derlediği ve kendisi açısından bir tür anlatıda ekonomiklik alıştırması olan Fiabe Italiane'ye (İtalyan Masalları) birçok yapıtı içeren yazarlık yaşamının son ürünü Amerika Dersleri.

CALVINO'NUN TÜRKÇEDE YAYIMLANAN ESERLERİ
- Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu (1990)
- Palomar (1991)
- İkiye Bölünen Vikont (1991)
- Amerika Dersleri (1994)
- Ağaca Tüneyen Baron (1995)
- Jaguar Güneş Altında (1997)
- Varolmayan Şövalye (1997)
- Kesişen Yazgılar Şatosu (1997)
- Gözlemci (1998)
- Savaşa Giriş (1998)
- Kozmomik Öyküler (1999)
- Zor Sevdalar (1999)
- Karga Sona Kaldı (2000)
- Sıfır Zaman (2001)
- Görünmez Kentler (2002)
- Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler (2004)