
“Büyük bir aktör öldü. Radyolar niçin susmuyor?”
Bu sözü Hâzım öldüğü gün, Alman tiyatro adamı Carl
Ebert söylemişti.
Küçük Kemal için söylediğimizi Hâzım için de
söyleyelim: Hâzım gibi bir aktör bir daha gelmez. Öyle bir devrede gelmişler ki
bu büyük oyuncular, ne okulu var ne konservatuvarı bu kutsal yaratıkların.
Kendilerinden önce gelen oyuncular var ortalıkta sadece. Bir hırkaya bir
lokmaya çalışıp çabalayan, hocalarının peşinde durup ne öğrenebiliriz nasıl oynayabiliriz?
diyerek, ikinci mevki tramvay parasını zor bularak, dekor boyayarak, dekor
taşıyarak, yarı aç yarı tok.
Onu özel hayatında gören, örneğin bir vapurda tek
başına yolculuk ederken görenler trajedi aktörü sanabilirlerdi. Öylesine mahzun
öylesine dertli bir yüzü vardı. Bir trajedi maskı gibi. Kendi kendime hep
sormuşumdur: Hâzım Bey neden yalnız komedi oynadı? Neden dram oynamadı? diye. O
komedi oynarken de dram oynardı çünkü. Dram unsurundan, trajedi unsurundan
komedi, vodvil, fars unsurunu çıkararak.
Tiyatronun bir tatil günüydü, pazartesi. “Sait
Faik seni aradı,” dediler. Sait’i bulmak kolaydı Beyoğlu’nda ya Çiçek
Pasajı’ndadır veya sinema girişlerinin birinde. Nitekim pasajda bulmuştum o
gün. Kulplu kalın bardakla birasını içiyordu.