"Sizce boşluk Tanrı'dan önce midir? Yani Tanrı boşluktan mı zuhur etmiştir? Ya da önce Tanrı, sonra boşluk mu oluştu? Tanrı’nın faaliyetlerini 'kimse' ve 'şey'in oluşturduğunu biliyor, tanık oluyoruz. Öyleyse, Tanrı 'kimse' ve 'şey'in olmadığı boşluğu yaratma gereğini neden duydu? Kutsal kaynaklarda 'boşluk'tan neden hiç söz edilmemiş? 'Kimse' ve 'şey' için başlangıç noktası olan boşluk neden dikkate alınmayarak 'ol!' emriyle geçiştirilmiş." (s. 517)
Ömer
Faruk'un Yeni İnsan Yayınları tarafından genişletilmiş 2. baskısı
yayımlanan Yarabıçak adlı
denemesi şu an içinde bulunduğumuz "sistem"in kök(en)lerine, başlangıç
noktalarına, başka bir deyişle ilklere doğru, tüm bağları-bağlantıları çözerek
ilerleyen bir düşünce yolculuğu. Devingen içyapısını en iyi tanımlayacak, ona
en uygun sözcük "yolculuk". Metnin bu yapısı kendi biçimini yaratmış, başka bir
deyişle metin kendi yolunu çizmiş. Parçalı gibi görünen biçimsel yapısı bundan.
Yazıda (özellikle de edebiyatta) biçim, içi boş bir kalıp değildir. Biçimi
(anlatım biçimini de) yaratan, yapıtın "meselesi"dir, o da yazma süreci içinde
ortaya çıkar; deyim yerindeyse, bir anlamda yazardan da bağımsız olarak,
"mesele" kendi formunu doğurur. Bu nedenle biçim içeriktir, içerik de
biçim. Yarabıçak bu anlamda
hem biçimsel hem de türsel sınırları zorlayan, "ihlal eden" bir metin. (Tabii
tür sorunu ayrı bir tartışma konusu.) Yazar da sınırları ihlal eden bir tür
olduğu için denemeyi seçtiğini belirtiyor. Biçim sorununa daha sonra yeri
geldikçe döneceğiz. Metnin meselesi nedir peki? Bunu da metnin yolunu çizen
birtakım anahtar sözcüklerin yardımıyla anlamaya çalışacağız:
Boşluk:
"Boşluktan daha derin (yoğun) başka şey var mı?" Ortadoğulu münzevi Abdülgaffar
el Hayati'nin bu sözü tüm metin boyunca birçok kez karşımıza çıkıyor. Kitabın
genişletilmiş baskısına eklenen baştaki "Çünkü..." bölümü boşlukla ilgili,
genellikle Uzakdoğulu felsefecilerden yapılan alıntılarla başlamış. Kuantum
fiziği evrende "gerçek" boşluk olmadığını söylüyor. Evrenin en dinamik, aynı
zamanda en derin ve gizemli yanını da bu oluşturuyor, çünkü karanlık enerjiyle
bağlantılı. Ortadoğulu münzevi tüm bunları biliyor olabilir mi? Düşünsel
düzeyde boşluk var mıdır, varsa nasıldır? Toplumsallaşma sürecinde zihnimize
yerleştirilen kodların yokluğu ya da yok edilmesi mi? Bu boşluk, evrende olduğu
gibi, yaratıcı edimin dölyatağı olabilir mi?
Sessizlik ve dil: Yazara
göre boşluğun ifadesi sessizlik. Sessizlikten çıkıp dile ve yazıya gireriz.
Dile ve yazıya girmekle insan dünyayla dolaysız ilişkisini kaybeder, düşünce
kodların egemenliğine girer. Yazarın deyimiyle "haritalandırılmış düşünce"dir
bu. Kitapta birçok kez tekrarlanan "düşünenin düşünceye hükmetmesi" ile
"düşüncenin düşünene hükmetmesi" arasındaki zıtlığın da buradan çıktığını
düşünüyoruz. İlki boşluğa nüfuz ederek başlar, ikincisi ise
haritalandırılmıştır, kodlara dayalıdır. İktidara ortak olmak istemeyen yazar
ise (ve "Çok Kalpli Asi") dünyayla sözcükler arasındaki boşluğa talip olur.
Haritalandırılamayan (öngörülemeyen, ele geçirilemeyen) düşünce de temsil
edilemezlik coğrafyası olarak boşlukta ilerler.
Burada
şeylere ad verme, adlandırma ve
kavramlar üzerine de metnin çeşitli yerlerinde gönderme olduğunu belirtelim.
Şeylere ad vermenin şiddet içerdiğini ve insan türünün dünyaya hâkim olma
arzusunun belki de ilk biçimi olduğunu biliyoruz. Kavram birçok yönü, özelliği, niteliği olan, birçok öğeden
oluşan "gerçekliği" ya da şey'i tek bir öğede toplar, bu nedenle eksiltilmiş
gerçekliktir. Şöyle diyebiliriz: İnsan türünde dil sadece iletişim için değil,
Yasa'nın aktarımı için var. Yasa taşıyıcısı olarak dil ile ideolojinin iç içeliği buradan kaynaklanır.
Tüm
bu ikilikler aynı zamanda metnin temel sorunlarından biri olan yaban-evcil
ikiliğidir.
